28 Ocak 2012 Cumartesi

C- Şeytanla İlgili Ayetler ve Açıklaması:

C- Şeytanla İlgili Ayetler ve Açıklaması:

            Burada öncelikle tekrar etmek istediğim bir konu var. O da yukarıda ele aldığımız Bakara Suresi 30. ayetteki anlatımın konumuzla ilgili aşağıdaki yönüdür.
            C.Allah oradaki meleklere dönük bildirimi,bir meşveret (görüş alış verişi), yahut dertleşme değildir. Orada Meleklere (yasalara) dönük bir emir, yahut yönlendirme vardır. Bunlar insan emrine girdirilmektedirler.! Hakeza  örneğin Yasin Suresi içinde geçen bir çok hayvanın insanlara boyun eğdirilmiş olması da aynı cümledendir.Durum C.Allah’ın ilahi takdirinden başka bir şey değildir. İşe bu noktadan baktığımızda, Şeytan denilen ve ileride daha detaylı anlatacağımız virüssel yasanın dahi insan emrine verilmiş olduğu açıktır. Şu anlamda ki, o da insanın dünyasal sınavının bir cüz’ü (parçası) olmakla hem görev icra eder, hem de ondan kaçınmak biçiminde tezahür edecek bir insan eylemi neticesinde insana kazanç imkanı verir. Ne var ki burada bilinmesi gereken şey; şeytan denilen yasanın virüssel bir program, ani hayat sınavının çeldirici sorusu olduğu asla hatırdan uzak tutulmamalıdır.
            Nitekim sair yasaların, yani kaderlemelerin dahi bir bakıma insanın dünyasal sınav ortamının birer parçası olduğu unutulmamalıdır.

                       ******************************
            Kuran’da konuyla ilgili pek çok ayet (kanıt, delil) vardır. Bunlardan bazıları şunladır ki maksadımızı anlatmaya yeterlidir. Şimdi sırasıyla bunları ele alalım ve kendi görüşümüzü bir de bu ayetlerle yani delillerle kanıtlayalım: Bakara Suresi 34, 35, 36, 37, 38, ve 39. ayetler:
            “Hani biz meleklere: Adem’e secde edin demiştik. İblis hariç hepsi secde ettiler. O yüz çevirdi ve büyüklük tasladı,böylece kafirlerden oldu. “
            “Biz: Ey Adem! Sen ve eşin beraberce cennete yerleşin; orada kolaylıkla istediğiniz zaman her yerde cennet nimetlerinden yeyin; sadece şu ağaca yaklaşmayın. Eğer bu ağaçtan yerseniz her ikiniz de kendine kötülük eden zalimlerden olursunuz, dedik.”
            “Şeytan onların ayaklarını kaydırıp haddi tecavüz ettirdi ve içinde bulundukları cennetten onları çıkardı. Bunun üzerine: Bir kısmınız diğerine düşman olarak ininiz, sizin için yeryüzünde barınak ve belli bir zamana dek yaşamak vardır, dedik.”
            “Bu durum devam ederken Adem, Rabb’inden birtakım ilhamlar aldı ve derhal tövbe etti. Çünkü Allah tövbeleri kabul eden ve merhameti bol olandır.”
            “Dedik ki: Hepiniz cennetten inin! Eğer benden size bir hidayet gelir de her kim hidayetime tabi olursa onlar için herhangi bir korku yoktur ve onlar üzüntü çekmezler.!”
            “İnkar edip ayetlerimizi yalanlayanlara gelince onlar cehennemliktir, onlar orada ebedi kalırlar.”

            Hicr Suresi 26, 27, 28, 29, 30, 31, 32, 33, 34, 35, 36, 37, 38, 39, 40, 41, 42 ve 43. ayetler:
            “Andolsun biz insanı, kuru bir çamurdan,şekillenmiş kara balçıktan yarattık.”
“Cinleri de daha önce zehirli ateşten yaratmıştık.”….
“Hani Rabb’in meleklere demişti ki: Ben kupkuru bir çamurdan, şekillenmiş kara balçıktan bir insan yaratacağım.”
“Ona şekil verdiğim ve ona ruhumdan üflediğim zaman, siz hemen onun için secdeye kapanın!”
“Meleklerin hepsi de hemen secde ettiler.”
“Fakat iblis hariç...! O, secde edenlerle beraber olmaktan kaçındı.”
“(Allah): Ey iblis! Secde edenlerle beraber olmayışının sebebi nedir? dedi.”
“(İblis): Ben kuru bir çamurdan, şekillenmiş kara balçıktan yarattığın bir insana secde edecek değilim, dedi.”
“Allah şöyle buyurdu: Öyle ise oradan çık! Artık kovuldun!”
“Muhakkak ki kıyamet gününe kadar lanet senin üzerine olacaktır!”
“(İblis): Rabb’im! Öyle ise varlıkların tekrar dirileceği güne kadar bana mühlet ver, dedi.”
“Allah: Sen bilinen bir vakte kadar kendilerine mühlet verilenlerdensin, buyurdu.”
“(iblis): Dedi ki: Rabbim! Beni azdırmana karşılık ben de yeryüzünde onlara günahları süsleyeceğim ve onların hepsini mutlaka azdıracağım!”
“Ancak onlardan ihlaslı kulların müstesna…”
“(Allah) şöyle buyurdu: İşte bana varan dosdoğru yol budur.”
“Şüphesiz kullarım üzerinde senin bir hakimiyetin yoktur. Ancak azgınlardan sana uyanlar müstesna…”
“Muhakkak cehennem, onların hepsine vaat olunan yerdir.”
 Yukarıda da açıkladığımız gibi, Kuran’da bu ayetlerin dışında konuyla alakalı olan pek çok ayet vardır. Ancak maksadımızı açıklamaya ve görüşümüzü delillendirip kanıtlamaya bu kadarı yeterlidir. Biz şimdi, yukarıda ele aldığımız ayetlerin, yani kanıtların daha doğrusu yol gösterici delalet edici delillerin ışığında, bu konudaki diğer görüş, düşünce ve tezlerimizi anlatmaya çalışalım.

            ***************************
Ayetlerde bahsi geçen secde melekler tarafından yapılmıştır ve yapılmaktadır. Çünkü bilindiği evrenin çoğu yaratıkları insana boyun eğdiği gibi eğmeye de devam etmektedir. Ayrıca evrende var olan tüm yasalar yani yazılımlar insana hizmet eder ve ona boyun eğer hale getirilmiştir. Bu durum, meleklerin hepsinin bize secde ettiğinin, ediyor ve daha da edecek olduğunun kanıtıdır. Bu durum yine ayrıca bize, meleklerin genellikle, Levh-i Mahfuz adındaki ana kitapta bulunan yazılımlar olduğunu da kanıtlar.
Yukarıdaki anlatımlar iyi tahlil edilirse anlaşılır ki İblis şeytan virüsünü kapan bir cindir. Kendisi kişilik olarak cinlerin ulularındandır. Dolayısıyla şeytan dediğimiz virüssel yazılımdan en çok etkilenen, o yazılıma en uyumlu kişilik sergileyen bir cindir. Dolayısıyla şeytanın en büyük askeri, belki de tüm askerlerinin en üst komutanıdır. Aslında yine de o virüs özelliği bulunan asıl şeytanın bir oyuncağı ve maşasıdır. Durum bu ise ki muhtemelen öyledir; kendisi bir vekalet yürütmektedir. Şeytanın kendisi olmayıp mecaz manasıdır. Yine yukarıda değindiğimiz gibi, belki de iblis adı şeytanın yani yazılımın bir başka adıdır.
İşe bir de özellikle gerçek şeytan, yani yasa ve yazılım konumunda olan şeytan cephesinden bakacak olursak, Şeytan’ın tamamen Allah’ın insan ve cinlerin sınavı için yaratmış olduğu bir çeldirici soru, yani hayat sınavının çeldirici sorusu olduğu, böyle iş ve işlev gördüğü anlaşılır.
İnsanın Allah’tan gelme olan ruhunun yücelmesine engel, hatta bozulmasına sebebiyet verebilecek mahiyette bir virüs programı olduğu görülür. Buna dikkat etmek gerekir. Nitekim Hicr Suresi 40. ayete baktığımızda bu konu öne çıkmaktadır. Orada bu virüs programının ihlaslı kullara bir tesir yapamayacağından bahsediliyor. Böylece ihlasın, yani niyetin. Daha doğrusu iyi niyetin önemi ortaya çıkıyor…!
            Şu halde şeytan denilen “virüssel yasanın” yaptığı yegane şey; insanın aklına bir kısım olumsuz fikirler düşürmekten, eskilerin tabiriyle zarf atmaktan, benim ifademle de, virüssel elektronik ileti göndermekten, yani bunu insan benliğine sadece düşürmekten ibarettir. Bunun başkaca bir iş ve işlevi yoktur. Dolayısıyla bu yasanın iletileri sağlam karakterli insanlar üzerinde bir tesiri olmaz. Çünkü o insanlar daha çok aklın, bilimin, bilginin, ruhun, insafın, merhametin, vicdanin ve vs. benzeri bir kısım insani hassaların, yani bu yöndeki yasaların, kaderlemelerin, rahmani iletilerin verileri ile gösterdiği yola uyarlar. Sonuç olarak da “Şeytan denilen virüssel yasa” onlar üzerinde tesir edemez etse bizle tesiri küçük olup telafi ve tedavisi kolaydır.
Anlatımlarımızdan anlaşılacağı üzere; bu “virüssel yasanın” yaptığı, yapabildiği yegane iş ve işlev, sadece ve sadece insan benliğine ileti göndermekten ibaret olduğuna göre bu nokta itibariyle onun işi biter. Artık gerisi insanın kendi elinde olan bir durumdur. Eğer gelen ileti açılırsa, bu açma işi insan benliğinde mevcut bulunan nefis eliyle, onun araç ve aracılığıyla yapılır. Ha keza bu anlamda konuya dair tüm ileri aşamaları, yani iletinin geçici yahut kalıcı kaydı, telkinlerine uyularak gereğinin yapılması, o iletin ilgili bünyenin bir parçası haline getirilmesi gibi tüm hususlara ait iş ve işlevleri artık insani nefis ele alarak yürütür. Halbuki insan aklı, yada beyni ile, insan ruhunun, nefsi kontrol altında tutma gücü vardır. Yapılması gereken bu gücün kullanılmasıdır. Dolayısıyla insanın sorumluluğu tam bu noktada olup, “Şeytan denilen virüssel yasanın” insan nefsiyle birliktelik içinde insanı felakete sürüklemesi anlattığım yol ve yöntemle olur. Konuyu iyi kavrayıp ona göre davranış sergilemesiz gerekir. Sonuç olarak tüm sorumluluk bize aittir. Ve insan için kendi yapıp ettiğinden başka hiçbir şey yoktur. Elbet Allah’ın bizleri affı, ve her an nimetlendiriyor olması bu durumun istisnasıdır.

         *************************
Hicr Suresi 35. ayet, biraz daha yukarıda öne sürdüğümüz görüşün sağlamlığının kanıtı olması bakımından çok önemlidir. Bakınız C. Allah orada iblise yani şeytana dönük olarak ne buyuruyor…?
“Muhakkak ki kıyamet gününe kadar lanet senin üzerine olacaktır!”
Ha, buradan hareketle, bile geldiğimizin aksine iblis üzerinki lanetin, yani kovulmanın kıyamete dek olduğu anlaşılmaktadır. Peki kıyamette ne olacaktır? Demek ki iblis, yani şeytanın kovulmuşluğu, (lanetliliği) bitecektir. Yani kıyamete dektir.
Bu ayet bize ayrıca iblisin gerçek şeytanın bir başka adı olabileceğini, böyle olmasa bile gerçek şeytanın iddia ettiğimiz gibi virüs özellikli bir yazılım, bu yazılımın ise dünya sınavının bir sorusu olduğunu, dolayısıyla kıyametle birlikte bu yazılımın işlevsiz kalacağını, bu işlevsiz kalış ile de iptal edileceğini kanıtlamaktadır. Demek ki kıyametle birlikte şeytan iptal edilecektir. Şeytanın oyuncağı olan insan ve cinler ise elbet af dışında cehennemi bulacaktır.
Şeytanın bir daha cennete giremeyecek olması demek, işte bu virüssel programın iptal edilmesi demektir. Çünkü ona cennette ihtiyaç bulunmayacaktır. Ayrıca cennetin vasfına da yaraşmayacaktır. Zaten yaraşmadığı için çıkarılmıştır.  Ayrıca bu programın iptali başka cephelerden de zorunlu görülmektedir. Çünkü o şeytan dediğimiz programa, o aşamada cennette de cehennemde de ihtiyaç yoktur. Oralarda bir işlevi de yoktur. Şimdi yine yukarıdaki ayetlerden anlaşılan cennetten çıkarılma konusuna dönmek istiyorum. Cennetten çıkarılan üç varlık vardır. Bunlardan ilki şeytan dediğimiz yazılımdır. Çünkü böyle bir yazılım, işin doğası itibariyle cennete uygun değildir. Zaten şeytan hakkındaki bu konu yaratılış, yazımlanış ve cennetten çıkarılış, C. Allah’ın ezeli bir takdiri olup bu takdir sonucunda dünyasal sınavın bir sorusu da olması için cennetten çıkarılmıştır. Yukarıda da izah ettiğimiz gibi bir daha cennette böyle bir program olamayacaktır. Böyle bir program cehennemde de olamayacaktır.
Cennetten çıkarılan ikinci varlık ise cinlerdir. Bunların durumu aynı insanlar gibi olup inanç ve eylemlerine uygun olarak C.Allah’ın takdiri dairesinde cennet yada cehennem yolcusu varlıklardır.
Cennetten diğer çıkarılan varlık da elbette insandır. İnsanın durumu da yine malum olup cennet yada cehennem yurtlarına doğru gidici bir ebet yolcusudur. Allah cümlemizi şeytani programın tesirinden korusun ve cennetine eriştirsin! Buraya önemli bir açılım daha eklemek isterim ki:
Şeytan öyle bazılarının sandığı gibi, öcü böcü bir varlık değildir.
Şeytan, bir cin ve peri masalı varlığı, yada hasta insanların gördüğü hallüsnasyon varlığı değildir. O kesinlikle maddi bir varlık hiç değildir. Ancak bu sözümden şeytanın askerlerini yani mecazi manadaki şeytanları hariç tutmak gerekir. Aslında şeytan yada şeytanilik açıkladığımız gibice, yani yağmurun yağmasını belirleyen kurallar gibi bir yasadır. Ancak virüs özelliği vardır.Şeytanilik bir vasıftır. Cennetten kovulan işte o vasıftır, yani bu program ile, bu programın olumsuz tesiri altında kalanlardır. Bu virüssel programın tesiri altında kalanlar da Adem ve cindir.
Önceleri o program cennette bulunan hem cin, hem de insanlar üzerinde olumsuz tesir icra ettiği yada etmesi gerektiği, yahut da bu virüssel yazılım, dünyasal sınav ortamının bir parçası olması gerektiği içindir ki,  hem cin, hem de insan cennetten o şeytan dediğimiz  vasıfla, yani virüssel yazılımla birlikte çıkarılmışlardır.
 Nihayetinde ise sınav ortamına, dünya hayatına sürülmüşlerdir (insanlar yeryüzüne, cinler daha muhtelif mekan ve boyutlara). Cennetten kovulan, cin ve insanlardan olup da, dünyasal sınav ortamında bu şeytanilikten arınanlar cenneti bulacaktır. Arınamayanlar ise cehennemi…. Bu yazılımın tesirinden arınılmalı, kendimizi bir daha o yazılımın tesirine girmez boyuta ve özelliğe taşımalıyız. Çünkü üzerinde bu programın tesirini taşıyan herhangi bir ruh cennete yaraşmaz. Konu ettiğimiz o virüssel program da yaraşmaz .Nitekim o program cennetten çıkarılmış, bir daha da sokulmayacaktır. Cennete sadece o programa prim vermeyenler girecektir. İmanını kaybetmeden pirim verenler ise arınmasını cehennemde yapıp ancak ondan sonra cennete girecektir. 
Yine tekrar edelim ki durum böyle olunca, kıyametle birlikte bu şeytanilik programı iptal edilecektir. Allah’ın şeytana kıyamete dek süre vermesi işte bu iptali anlatır. Konu ettiğim iptal konu ettiğim biçimiyle şarttır. Çünkü şeytaniliğin artık işlevi ve misyonu kıyametle birlikte bitmiş olur. O zaten sadece dünya sınavının cüzü olmuştur; hepsi bu…
Cennette şeytanilik barınamayacağına, geri alınmamak üzere kovulduğuna, artık iş bitirilmiş, sınav sona ermiş olduğuna, dolayısıyla bu türden bir sınav sorusuna ihtiyaç kalmayacağına göre bu program iptal olacaktır.Konu budur. Bu vasıfla vasıflananlar yada bu program nedeniyle yanılanlar zaten sınavı kaybetmiş olacaktır. Bunda ise bir şüphe yoktur.
Burada hacc esnasında Mina’da yapılan “şeytan taşlama” ameliyesine de küçük bir açıklama getirmek istiyorum. Konu ameliye sembolik bir eylem ve taşlamadır. Yoksa orada şeytan falan yoktur. Zaten açıklandığı gibi şeytan maddi bir şey olmayıp virüssel yazılım yasa ve programdır. Yapılan sembolik taşlama ile insan, “Ben artık bu programın tesirinde kalmayacağım, kalmamaya gayret edeceğim.” demek anlamında bir ahitleşme yapmış olur. Durum bundan ibarettir. Sonuç olarak bileceğiz ki şeytanın bizzat kendisi, gerek cin gerek insan bir zat olmayıp bir programdır, yazılımdır bu konu illa iyi ayırt edilmelidir. Bu duruma göre Allah; hem cennetini, hem de cehennemini insanlarla doldurmayı vaat ve murat etmiştir!
Cenneti; iyiliğin ve güzelliğin yurdu kılmıştır. Aynı şekilde, cehennemi de olumsuzluğun yurdu kılmıştır. O alemdeki birliği yine zıtlıkta kurmuşsa da cennet ve cehennem olarak ayrıştırmıştır! Cehennemin yakıtı taş, toprak ve insanlardır! Ve cehenneminin ateşi, buradan götürülür.!
Yani Pir Sultan Abdal’ın dediği gibi, cehennemin ateşini, insanlar buradan götürür oraya! İşte işin kaderi ve gereği budur.! Şeytanı Öcü bir şey sanıp da ondan korkmayalım; tanıyalım ve girdaplarına girmeyelim..! İletilerini açmayalım. Açsak dahi kaydetmeyip derhal kapatalım. O iletiye kendimize mal edip de ruhumuzu  Şeytan’ın yoluna esir vermeyelim!  
Ve ey Gurbetteki vekil; kördöğüşünü keselim, yozlaşma ve çürümeyi durduralım.

RUH, İNSAN, KABİR, CENNET - CEHENNEM VE AHİRET BAĞLAMINDA AÇIKLAMALAR

RUH, İNSAN, KABİR, CENNET - CEHENNEM
VE AHİRET  BAĞLAMINDA AÇIKLAMALAR


Kitabımızın başından beri yapılmaya çalışılan tüm bu izahlardan artık, konu başlığında adı geçen kavramları tek tek ve birbirleriyle bağlantılı olacak şekilde açıklamaya çalışmanın zamanı gelmiştir sanıyorum.
Bu kitaplar serisinin tamamında olduğu gibi, (Nikâh Yozgunları, Çürüme, Gurbetteki Vekil, Kördöğüşü ve Sabır Bozgunu) bu konu içinde yapılan açıklamaların da, hem başkalarını bağlamayacağı, hem de bazı açıklamaların belki de bir ilki teşkil ediyor olmaları bakımlarından tamamen özgün olup, kendi fikir ve düşüncelerimden ibaret bulunduklarını önemle belirtmek isterim.! Dolayısıyla, buradaki görüşlerin doğruluğuna inanıyor olmamla birlikte, “Bunlar mutlaka doğrudurlar.” deme şansına elbet sahip değilim.
Kaldı ki göreceli/göreli vaziyetteki nice değer yargısı, yasa ve yasaklarla doğrular arasında bağlantı vardır. Hatta doğruların bu bağlantısı; zaman, mekan vb. boyutlarla konumlar arasında da vardır. Yani doğrunun ne olduğu çoğu kez, saydığımız bu kavramlara göre değişkenlik göstermektedir.
Filanca zaman, yer yada toplum için, veya falanca değer yargısı, yasa yahut yasak için, yada bunlar, hatta bunlardan biri adına doğru olan bir husus, bir başka kavram, mekan, yer, yargı, yasak ve toplum için, yahut da adına yanlış olabilmekte, yanlış ve hatalı sonuçlara neden olabilmektedir. Bu nedenle herkes ve her husus kendi şartları içinde değerlendirilmelidir elbet. Nitekim her olay, olgu yada oluş kendi şartları içinde değerlendirilmek durumundadır. Kaldı ki C. Allah’ın “Adil” sıfatı bu şartlar dairesince gerçekleşecektir.
Yeri gelmişken burada; gelip geçici hayat manasına olan dünya hayatının, gerçek bir sefa ve adalet yurdu olmadığını, cefası çok bir sınav salonundan ibaret bulunduğunu hemen hatırlatalım.
Bu kısa girişteki açıklamalarımıza rağmen, mutlak doğruların varlığını da kabul etmekte olduğumuzu belirtelim. Çünkü yukarıda sözünü ettiğimiz göreceli haller, kavramlar her zaman göreceli olmazlar. Varlık aleminde mutlak doğru anlamında yasa, yasak veya yargılar da bulunmaktadır. Hatta çoğu kez bulunmaktadır. Diyelim ki; “Su, şu kadar basınç altında ve şu derecede kaynar.” İşte suyu kaynatmak için o basıncı ve ısıyı bir araya getirmeniz gerekir. Aksi halde su kaynamaz. Yani o yasaya uymak zorunludur. Yani suyu doğruca kaynatma sonucu, ancak anılan bu yasaya uymakla elde edilir. Suyu kaynatmak açısından bahse konu bu yasa mutlak doğru olduğuna göre, “Suyu kaynatmak isteyenin yasaya uyma zorunluluğu vardır.” demek de mutlak doğru olmuş olur. Doğru zaman ve doğru yerde, o yer ve zamana uyumlu davranmak da böyledir.
ç

A- Ruh Nedir; Nerede ve Nasıl Çalışır?

genel anlamda kısa açıklamayapılacak

a- Ruh Nedir:

            a- Ruh Nedir:

Bu kitabımızın başından beri yapılan tüm açıklamalar dikkate alındığında evrenin kader, yani yasa, tabiat yasaları, yazılım, bilim, bilinç, akıl, vb. olgu, oluş ve varlıklar yoluyla işletildiğini, çalıştırıldığını anlarız. Yine biliriz ki bu türden varlıklar maddesel varlıklar olmayıp, işlevsel varlıklardır.
Cenabı Allah Kuran-ı Kerim’de ruh, onun oluşumu ve mahiyeti hakkında insanlara çok az bir bilgi verildiğini, insanlara kendi ruhundan üflediğini yani verdiğini, dolayısıyla insanlarda kendisinden bir parça bulunduğunu, bu parçanın da ruh olduğunu anlatır. Cenabı Allah’ın bizlere verdiği ruh, mutlaka bir kaderdir, yasadır, yazılımdır.
Yine dikkat ederseniz C. Allah Kuranı-ı Kerim’de sık sık akıla hitap eder, ona vurgu yapar, onun işletilmesini işlevsel kullanılmasını ister. Biliyoruz ki işte bu akıl da bir kader, yasa, yazılım ve programdır. Aynı şekilde insana verilmiş en üst nimet, en üst varlıktır. Dolayısıyla en üst iş ve işlevi görür. İnsan işte bu aklı ile onun işlev ve görünümleri sayesinde yeryüzünde Allah’ın vekili olmuştur; olabilmiştir. Öyleyse insanda akıl ile, aklın işlev ve görünümlerinden başka herhangi bir ruh aramak yersizdir.
O halde sözü dağıtmadan hemen belirtelim ki aslında; ruh = akıldır. Ve devamla;
Ruh = aklın türev, işlev ve görünümleridir. Bilinçtir, kimliktir, kişiliktir, karakterdir. “Ben” olmak, kendini bilmek, tanımak ve ayırtına varmaktır. Sabırdır, azimdir; iradedir.!
Onun buradaki, yani dünyasal sınav salonundaki kendine dönük ilk ve asli görevi, olumlu anlamda kendisini geliştirip yüceltmektir. Böylece yüceler yurduna, Ahretsel anlamlı, sonsuz, sınırsız ve ebedi cennetlere ermektir.

           **********************
Bu anlatılanlardan, “Ruh sadece insanlarda olur.” sanılmasın.! Aslında; ruh=akıl>bilinç, vb. şeyler sanılanın aksine, başta evrenin bizzat kendisi genel anlamlı bir ruh ve bilince sahip olmakla birlikte, evrenin, yani elan mevcut bulunan bu alemin zerresinden küresine, canlısından cansızına, hayvanından nebatına her varlıkta mevcuttur. Bahse konu bu ruh, aynı insanlarda olduğu gibi bunlara da yine Allah tarafından verilmiştir. Tüm evren bu bilinç eliyle yol ve yön bulur. İşin bu anlamı itibariyle cansız sandığımız nice varlıklar dahi canlıdırlar ve kendilerine mahsus bir hayat sürerler. Ne var ki bu anlamıyla anlatmaya çalıştığımız hayat dahi, aynı insanlarda olduğu gibi tüm canlılar açısından da sonludur. Ölüm hepsinin,yani tüm yaratılmışların ortak kaderidir. Her nefis, her can, yani her ruh dahi ölümü bu anlamıyla tadıcıdır.
Aynı şekilde bizim canlı saydığımız, bitki hayvan vb. türü varlıklar dahi akıl=ruh>bilinç vb. nimetlerle yüklüdürler. Ne var ki bunlarda bulunan ruhlar, insan ruhu gibi en üst değildirler. Daha alt dereceleri işgal ederler. Bu nedenle de dünyasal sınavın muhatabı değildirler.Halbuki insan ruhu, tüm yaratılmışlar içindeki en üst ruhtur. İşte Allah’a yeryüzünde vekil olmasının da, dünyasal sınava tabi olmasının da nedeni budur. Ve nitekim bakıyoruz; belirli bir olgunluk yada gelişmişlik düzeyine ermemiş, erememiş insan ruhları da sınava muhatap değildirler.
Belki de “İnsanlardan başka varlıklarda ruh=akıl yoktur.!” denilmesinin anlamı, yukarıda izah ettiğimiz ve insani ruhun en üst ruh olması gibi hususları izah içindir. Yoksa insanlardan başkaca sair varlıklarda ruhun bulunmadığını anlatmak anlamında değildir!
İşin aslı; tüm yaratılmışlar açısından zorunlu akış, ahretsel, baki ve sonsuz yeni bir kuruluma, yeni bir düzenlemeye doğrudur. İşin bu yönü ileride açıklayacağımız ahretsel cennet ve cehennemlerin henüz kurulmamış olduğu tezimizle de yakında alâkalıdır. Yeri geldiğinde bu alâka kurulmalıdır.
Belki de bu yeni, yani ahretsel kurulum sırf insan hayatının ebediliğiyle ilgili bir kurulumdur. Belki de bu yeni kuruluma tüm evren dahildir. Bu iki halin ikisi de olasıdır.

b- Ruh Nerede ve Nasıl, İş ve İşlev Görür?

            b- Ruh Nerede ve Nasıl, İş ve İşlev Görür?

            Bu konuya, her türlü gücü maddenin bizzat kendisinde gören Marksist Felsefenin bir yanılgısını ele alarak girmek uygun olacaktır. Onlar akıl ve ruh için; “Ait olduğu maddenin fonksiyonudur.” diyorlar. İnsan aklı, yada ruhu için de; “Aynı şekilde insan vücudunun fonksiyonundan ibarettir.” diyorlar. Bu iddialarıyla da bir çok vatan evladının kafasını karıştırdılar.
            Halbuki bu iddia yanlıştır. Diyelim ki elinizde sapasağlam bir bilgisayar var. Bu bilgisayara gerekli programlar yüklenmeden asla çalışmaz. O bilgisayar adeta ölü konumludur. Ancak ona, kurulum programları da dahil olmak üzere ne tür programlar yüklersen ona uygun şekilde çalışır, iş ve işlev görür. Aksi halde hiçbir işe yaramaz olur. Bunun tersi de doğrudur. Yani o programlar, yani yazılımlar kendisini harekete geçirecek bir ortam bulamayınca çalışmazlar. Birçoğumuz açısından o programların varlığı dahi bilinmez, anlaşılmaz. Program ile makine bir araya gelince biz programları ortaya koydukları işlevlere göre tanırız, biliriz, varlığını kabul ederiz. Bu nokta itibariyle o programlara, nasıl “Bilgisayarın fonksiyonudur.” diyemiyorsak, hiçbir ruh=akıl>bilinç vb. türü için de, “Ait olduğu maddenin fonksiyonudur.” diyemeyiz. Anlaşılacağı üzere bunlar, birbirlerinden yapı ve menşe olarak oldukça farklı varlıklardır.
            İnsandaki durumu ele alalım ve diyelim ki; insan aklının=ruhunun>bilincinin çalışması için de bir makineye ihtiyaç vardır. Bu makine bedendir; insan vücududur.Akıl=ruh>bilinç, işte bu bedenin varlığı ile çalışır ve çalıştırılır ancak. Bahse konu o ruh, o bedende olmazsa o beden ölüdür, cesettir. Daha doğrucası kendisinden beklenen ve insan olmak anlamındaki fonksiyonları yerine getiremez. Yukarıda sair ruhlar hakkında da değindiğimiz gibi, bu işin tersi de aynı şekilde doğrudur. Yani kendisine uygun bir beden bulamayan insani ruh da kendi başına ortaya çıkıp iş ve işlev göremez. Varlığı fark edilemez. Bu konuyu ilerideki “Ölen İnsanın Ruhu Ne Olur.?” başlığı altında, konu başlığıyla uyumlu olacak şekilde, bir bütünlük içinde, ayrıca ve daha detaylı olarak ele alacağız.!
“Uygun beden” dedik de, bu konu basite alınmalıdır. Bir böbrek yada karaciğer nakline benzetilmemelidir. Bir bedene ruh, o beden henüz anne rahminde 2 - 2,5 aylıkken üfürülmektedir. Beden ve ruh kendi aralarında müthiş bir bütünsellik kazanmaktadır.
Ayrıca bir insani ruh=akıl>bilinç, vb. şeyler, kendisine ait olan bedenin öncelikle beynini ve kalbini olmakla, genel olarak omuriliklerini, sinirlerini vs. gerekli organlarını kendisine üs edinir. Vücudun tamamını bu oluş üzere işletir, çalıştırır, kullanır. İş ve işlev gördürür. Kendisi de iş ve işlev görür. Bunları yaparken üzerinde kurulu bulunduğu bedenden ve bedensel organların tümünden kendisini daima ayrı ve ayrık görür. Ayrık tutar. Onları hep, “kolum, bacağım, beynim şuyum, buyum…” diye anar, anlatır.!
            İşin bir başka yönü de şudur ki; bir bedende sırf ruh= akıl, şeklinde formüle ettiğimiz üst yazılım bulunuyor değildir. Aynı yukarıda ele almış olduğumuz bilgisayar örneğinden olduğu gibi ve hatta çok daha karmaşık nice yazılım, yasa ve programlar insan bedenine yüklenilmiş ve orada çalıştırılmış yada ruh tarafından çalıştırılmaya hazır hale getirilmiş durumdadır. Hatta bunlardan birçoğu istemsiz ve otomatik olarak çalışırlar. Böylece orada ruhun baş, başkan olarak iş ve işlev göreceği ortam oluşturulmuştur.
Demek isterim ki, beden ortamında, ruh=akıl>bilinç, vb. şeyler dışındaki bu türden sair yazılımlar yeterince çalışamaz, iş ve işlev göremez hale gelir veya olursa, o ortamda ruh da iş ve işlev göremez. Bu konuyu örneklemek gerekirse; diyelim ki atış kabiliyetini yitirmiş bir silah ile savaşa giden bir askerin konumuna düşer o ruhun konumu.! 
            Sonuç olarak diyebiliriz ki; “Her türlü ruh=akıl> bilinç vb. şeyler, evrenin Yaratıcısı tarafından bizzat yazılımı yapılarak ilgili maddi varlığa yüklenilmiş, bu kitapta baştan beri anlatmaya çabaladığımız, kader, yasa ve yazılımın özel bir türüdür. Belki de en üst tür bir yazılımdır.”
Özellikle insan aklı en üst yazılım türüdür. Tanrısal özellikleri de taşır. C. Allah’ın, “Kendi ruhumdan verdim.” demesinin anlamı da budur.
Bu özel program insan bedeninde çalışır, ayrıca sağlam ve sağlıklı bir insan bedenini çalıştırır da. İkisi, uygun ortamda bir araya gelmeyince beklenen netice her ikisi açısından da ortaya çıkmaz. Bu kural tüm bilinçler için geçerlidir. Örneğin uygun ortama düşmeyen hiçbir tohum, kendisinde gizli bilinci yada yeteneği ortaya çıkaramaz; bozulur.!
Marksist Materyalist Felsefe’nin iddia ettiği gibi ruh= akıl>bilinç, bilgi, yetenek vb. şeyler ait olduğu maddi varlığın fonksiyonu, neticesi değil, ondan apayrı ama onun üzerine yüklenmiş, o maddi varlık ile uyumlu çalışma yeteneğinde sahip özel bir program, yasa, yazılım veya kaderdir.

c- Ruh Çeşitleri ve İnsansal Ruhun Özellikleri:

            c- Ruh Çeşitleri  ve İnsansal Ruhun Özellikleri:

            Yukarıda da kısaca değinmiştik; hem genel anlamıyla evrenin bizzat kendisinin hem de evrende bulunan canlı cansız, bitki hayvan tüm varlık kendilerine has birer ruha sahiptiler. İşin bu yönü itibariyle ruhu;
-Canlı varlıklar ruhu, cansız varlıklar ruhu vb. şeklinde ayrımlayabileceğimiz gibi;
-İnsansal ruh, hayvansal ruh, bitkisel ruh, şeklinde de ayılmayabiliriz.
-Ayrıca her tür cansız maddeyi kendi türüne göre ayrımlayabileceğimiz gibi,
-Her canlıyı da kendi türüne göre ayrımlayabiliriz.
Burada bizim için asıl önemli olan ayrım, insan ruhu ile ilgili olanıdır.
Yukarıda da kısaca değindiğimiz gibi insani ruh, bütün diğer ruh türlerinden üsttür; üstündür. Kendine hastır ve tanrısal özellikler taşır. Evren de onun bir eşi benzeri yoktur. İnsanlar yaratılmışların en eşrefi, en şereflisi, en üstünüdür. Evrende var olan çok şey ona baş eğdirilmiştir. O insanlardan bazıları zaman zaman Allah’a dahi başkaldırsalar, tanrılık iddia etseler dahi sadece ve sadece Allah karşısında boyun eğmek zorunda kalırlar. Evrende başkaca hiçbir şeye boyun eğmezler. Zaten onu şımartan da bu durumudur.
İnsan aklının yaratılmışlar arasındaki eşsizliği konusu bu kadarla kalmaz. Her insanın ruhu dahi kendine özgü olup diğerinden bağımsızdır. Nasıl ki insanın bir parmak ucu, göz iris yapısı, yahut bedenin şu yada bu yanı olsun, yada bütünü olsun, başka hiç kimseye benzemez…!? İşte aynı misal; asıl o kişiyi ait olan, o akıl, o bilinç, o ruh hiç kimseye benzemez. Ve kendisini, diğerlerinden bizzat kendisi ayırır, ayırt eder! Bu ayrımın her daim bilincindedir. Bu durum kişi öldükten sonra da aynen devam eder. Ruh kendini, aynen burada bildiği bilinç üzere bilir. Sonuç olarak her insan adeta bir alem ve evreni kapsayıcıdır.
Her bir insansal ruh, baki alemin baki birer adayıdır. Ve bu anlamdaki asaleti, mutlaka gerçekleşecek olandır. O her şart altında, ahretsel anlamdaki baki kurulumda dahi en yüce yaratılmış olmaya devam edecektir. İnsani ruhun mahiyeti ve genel yeteneği bu yöndedir. Bu durum C. Allah’ın kendisine hem nimeti, hem külfeti, hem de vaadidir. Ne var ki Allah korusun, ebedi bir azaba muhatap kalarak aşağılanma hali işin istisnasıdır. Bu hal belki de insansal ruhun iflas halidir.! Fakat unutulmasın ki o yine insandır.! Doğrusu o hal üzere olan insanın dahi Allah’ın merhametine mazhar olacağını ummaktayım. Ancak bu merhamet halin icabıyla alakalı ve uyumlu olacaktır. O nedenle bu hususta gevşeklik yapmaya gelmez.