28 Ocak 2012 Cumartesi

BEN, SADECE MÜSLÜMAN’IM:

BEN, SADECE MÜSLÜMAN’IM:

El hamd-ü- Allah ben Müslüman’ım; ama sadece Müslüman. Başkaca hiçbir şey değil.! Hem bir Müslüman’ı “gerici, yobaz” sananlar, hem de Müslümanlığı sadece kendine özgüleyenlerle kullananlar bilsinler ki; ben sadece Müslüman’ım ve; sırf Müslüman olduğum için de; medeniyetten, olumlu anlamda her türlü ilerlemekten, gerek siyasal, gerek vicdansal, düşünsel ve vs. özgürlüklerin her türünden, Toplumların yönetsel ihtiyaçları karşılanırken bunu yerine getirecek organizasyonların laik olması gerektiğinden, cumhuriyet ve demokrasiden, hak ve haklıdan, akıl mantık, bilim ve bilgiden vb. düşünüş ile hasletlerden yanayım. Bunların dışında mürşit, dinsel hayatım bakımından Kur’an (ana kaynaklar) dışında tarikat (yollar) tanımam.! Özellikle “rabıta” denilen ve bir mürşide, yani Allah’a gitmede yol gösterici şeyhe kayıtsız şartsız bağlı olmayı isteyen önermelere dinim adına kesinlikle karşıyım. Ki bunların şirk olduğuna, yani Allah’la kul arasına aracılar koymaktan, ilahlık hususunda Allah’a ortaklar edinmekten, O’na ortaklığa soyunmaktan başka bir şey olmadığına yürekten inananlardanım. Maazallah bu yol insanı İslam dışına iter.. İter de gönlü saf kardeşlerimizin haberi dahi olmaz. Çünkü bu yol, Kuran’ın en sevmediği yoldur.! Bunu iyi bilelim. Bu nedenle her zaman ben; “Ye üçü (yamek), kıl beşi (namaz)..!” “Allah’a gideceğim diye andığım anlamıyla başka yerleri kurcalama, başka yerlere bulaşma!” derim.
Yukarıdaki  anlatımda izaha çalışılan ve insanımıza önerilen böylesi bir yapı elbet toplumları dejenere eder. Şöyle ki; bu tutum aracıları sırf Allah’la kul arasına sokmakla kalmaz. Kul ile kulun arasına da aracılar, çıkarcılar sokar, adam kayırmacılığı, rüşvetçiği vs bin bir olumsuzluğu ortaya çıkarır. Dolayısıyla böylesi bir yapı toplumların çürümeleri ve intiharları için birebirdir. Sözü buraya getirdiğimize göre hemen belirtelim ki; Ülke’mizde arzı endam eden her türlü kültür, siyasal ve ideolojik düşünüş sahibi insanla, aşağı yukarı ülkemizdeki tüm unsurların ağır bir hastalık olarak yaşamakta olduğu bu şirkçi, çıkarcı, şekilci vs. yapıyı daha iyi tahlil edebilmek, daha iyi anlayabilmek durumundayız.
Bırakın tarikatları, mezhepler, siyasi akımlar, ideolojik ve felsefik görüşler dahi kendi ortaya çıkış şartları ile çıkış gerekçelerinin gerisinde ve kendi içlerindeki bir hastalık olmak üzere, Allah’ın Tertemiz “Kuran’i Din’ine” karşı yeni bir din uydurma girişimlerini de beraberlerinde barındıyor olduklarını asla hatırdan çıkarmayalım.
Dolayısıyla çekinmeden hemen söyleyelim ki, Sünni Ekoller dahi bu şirkçi yapının yoğun etkileri altındadırlar. Bu türlü etki ve hastalıklardan sıyrılmak boynumuzun borcu, “Kuran-i İslam”  ve “Anadolu Uygarlığı’nın” savunulmasının en zorunlu ve en tabii gereğidir.!
Bu anlam itibariyle ben, şirke ve çıkarcılığa bulaşmamış, “Kuran-i İslam” takipçisi gerçek bir bir Müslüman’ın fikri hür, vicdanı hür, her anlamda ve her alanda özgür olduğuna, olması gerektiğine, bu anlam itibariyle ayrılık ve ayrımcılığın hiç bir türüne prim vermeyeceğine, veremeyeceğine, buna ihtiyaç da duymayacağına, hatta belirli bir mezhebin takipçiliğine dahi ihtiyaç duymayacağına yürekten inananlardanım..!
Yine aynı şekilde; saydığım şeylerin zıddı ile, sihir, büyü, hurafe vs. saçmalıklarla, olağan dışılıkta din ve yol arayışına, din adına Arapçılık yapılmasına, Arapçı olmanın dindar olmak sanılmasına ve sandırılmasına da şiddetle karşıyım!
İnsanlık var oldu olalı İslam, akıl dışılığa, mistik şeylere, hurafeciliğe, gelenekçilik, gericilik ve kafatasçı ırkçılığa  hep karşı olagelmiştir. Ancak böyle oldukları halde kendisini İslam tanıtanların misyonlarını doğru biçimde kullandıkları kanısında değilim.!Dinimiz olağanda ve tabii olandadır; bunu asla unutmayalım.! C. Allah’ın buyurduğu gibi O bize, “şah damarımızdan daha yakındır.” O’nu kendimizde, kendi benliğimizde arayalım. Emin olun bulacağız..!
Daha dün, ismi lazım değil; malum çevrelerin meşhur televizyon kanallarının birinde yayınlanan güya bilimsel ve güncel bir söyleşide şiddetle hurafecilik savunuluyor, hurafeciliğin dinsel, daha doğrusu İslam-sal ve toplumsal anlamda güçlü ve önemli bir ihtiyaç olduğu vurgulanıyor, aksi düşünenler alaya alınmakla kalınmıyor, adeta hakaret derecesinde kınanıyordu..! Tam bu aşamada akıl sahiplerini nereye doğru gittiğimizi iyi düşünmeye ve iyi tahlil etmeye davet ediyorum!
Aynı malum televizyon kanalının incilerini doğru tahlil edersek; aslında hurafe diye anlattıkları şeylerin hurafe olmadığını, sadece bilimsel olarak henüz izahının tam yapılamayan, belki de hiçbir zaman yapılamayacak olan olaya da olgular olduklarını görürüz. Bahsettiğim televizyon programındakilerin anlatımlarına göre; örneğin şehit olmanın dinsel sonuçlarına, yahut kulun daraldığı zamanların çoğunda kendisine Allah’ın özel yardımının yetişerek o kulu, gurubu yahut da bir orduyu olağandışı biçimde kurtarması, bu türlü olgulara inanılmasını hurafeye inanmak diye tanımlıyorlardı. Halbuki bunlar kesinlikle hurafe değildir. Doğrusu onlar hurafenin ne olduğunu dahi bilmeyen militarist bilim cüceleriydiler.
 “Amerika’yı yeniden keşfedecek değiliz…!” Keşfedecek olsak bile, malum olduğu üzere keşfedecek, hiç değiliz…!
Bu cümleden olarak önemle belirtmek isterim ki; bazı olaylar olağandışı biçimde yaşanır ve biter.! Bunda şaşıracak bir husus yoktur. O olayın yazılımı, yasası, yani kaderi de aynı olağan olayların kaderi, yasası gibi evrenin genel yasa koyucusu olan C. Allah tarafından konulur; yani yazılımlanır, irade edilir. Ve konu olay gerçekleşir. Bu yasa bir daha çalıştırılmaz. Netice olarak da aynı olay bir daha yaşanmaz; tekrarlanmaz. Dolayısıyla bilim bunu olayın bağlı bulunduğu yasayı tesbit etme ve onu deneme imkanı elde edemez.!
Esasen biz insanlar için olağan üstülük özellikleri gösteren oluşların kaynağını teşkil eden yazılımlar, sürekli tekrarlanmakta olan oluşların tâbi olduğu yasalara göre daha kompleks yapılı olmayıp daha basit yapılı olmaları gerektir.
Aslında bu tür, bizim açımızdan olağan dışılık mahiyeti arz eden yasa, olay ve olguların, her an tekrarlanan, yani olağan olay olgu ve bunların bağlı olduğu tabiatsal yasalardan hiçbir farkı yoktur. Tek farkı bir defaya mahsus veya istisnai olarak uygulamaya konulmuş olmalarındadır.
Bu dediğimi anlamak için her an karşımızda duran suyun kaynama yasası, yada güneşin doğuş ve batış yasasını ortaya kimin koyduğu üzerinde birazcık düşünmek yeterlidir. Bu vb. durumlar her an tekrarlanmakta, ancak olağan saydığımız bu türden yasaların konuluşu üzerinde pek düşünülmemektedir. Halbuki bu durum oldukça manidardır. İşte bu manidarlık mucize türü olaylarda da aynıdır aslında… Fakat bu tür istisnai, yani olağandışı uygumalar insan olarak bizim daha fazla dikkatlerimizi celbedebilmektedir. Oysa asıl dikkatlerimizi celbetmesi gereken şey, sürekli ve belirli bir istikrar içinde tekrarlayan, tekrarlanan yasalar, bu yasalara bağlı olarak gerçekleşen olağan konumdaki olay ve olgular olmalıdır. Asıl işimize, yaşantımıza ve dünyasal sınavımıza yarayacak olanlar da bunlardır.
Bu konuda daha fazla bilgilenmek isteyenleri “Gurbetteki Vekil” adlı kitabımı okumaya davet ediyorum.
                   ***********************
Bazı kesimler ve özellikle bazı ilahiyatçılar, Bu seri kitap çalışmalarım olan, “Nikah Yozgunları, Çürüme, Gurbettiki Vekil, Sabır Bozgunu ve Kördöğüşü” adlı kitaplardaki yazdıklarım hakkında ve özellikle din konusunu kast ederek bana; “Kendi alanlarına da müdahale ettiğimi” söylediler, devamla, “Etiketimin ve kimliğimin  ne olduğu ile dayanaklarımı” sordular.
-Biz bu çalışmaların her satırında, ana dayanağımızın milletimizin bizzat kendisi olduğunu her vesileyle belirttik.
Etiket ve kimliğimiz konusuna gelecek olursak;
-Biz bu milletin evladı, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin vatandaşıyız.
-Aynı zamanda biz de Müslüman’ız. Ve sadece Müslüman’ız. Başka hiçbir şey değiliz. İslam bizim de dinimizdir. Ve inanıyoruz ki, yemeyi, içmeyi, soluk almayı nasıl bilebiliyor, mesleğimizi nasıl icra edebiliyorsak, dinimizi de aynı şekilde bilmeli, hayata geçirebilmeliyiz. Durum bu olunca;
-Biz kimsenin alanına girmedik; tamamen kendi alanımız dahilinde kaldık.!
 -Üstelik tuttuk bir de söz verdik; “Onları yalnız başlarına bırakmayacağız. Bu alanları, sadece onlara terk etmeyeceğiz. Oralarda biz de, biz de olacağız..!” dedik.
Daha da üstüne üstlük, buradaki sözlerimizi hiç değiştirmeden; “kendisini ilerici, demokrat, özgürlükçü, cumhuriyetçi, halkçı, çağdaş, (güya uygar) aydın, vs. bir kısım yaftalarla tanımlamaya kalkışarak, mangalda kül bırakmayan güya “solcu”, “laikçi” kimselere yönelttik.”Evet ortamı onlara da boş bırakamayacağız inşallah.!! Ve o ortamlar da biz de, biz de olacağız ..!
Öyleyse geliniz bu noktada, kendi din eğitim öğrenim hayatımın bir bölümüne şöyle bir göz atalım ve buradan sonuçlar çıkaralım:
Henüz dört ya da beş yaşlarımın arasıydı. Yedi - sekiz yaşlarımdayken Rahman’ı Rahim’e yürüyen, İnşallah Cennet mekan, şimdi İzmir, Torbalı Ayrancılar Kabristanı’nda yatan, çocukluğumda beni çok ama, çok seven, böylece bana sevgi ve güven aşılayanlardan biri olan, İzmir için “Beni buraya bir kabir çekti getirdi.” dediğim, sevgili anneannem (Fatma Ebe’m), elime bir tutam gilime  (üzüm bağının budanmış  çubuğu) tutuşturdu.
Köy imamının, bizim  Altıparmakgil’e  ait “Yer Oda” dediğimiz, misafir odasında, köyün çocuklarını toplayıp, namazda okunan sure ve duaları öğrettiğini söyledi. Benim de gitmemi istedi. Nedense pek gitmek istemedim. Ancak  Rahmetlinin hatırından da geçemedim; gilimeleri alıp gittim.
Kapıdan girdim. Hemen kapının girişinde bir yerlere adeta sıvışıp oturdum. Başladım odada olup bitenleri izlemeye.
İçeri tıklım tıklımdı. Köyün ufacık çocuklarından tutun da, delikanlılarına  kadar, neredeyse hepsi oradaydı. Kimisi ezber, kimisi ellerinde küçük bir “elif cüzü” Arapça Kuran yazısı okumaya çalışıyorlardı.
Hoca ise yüksekçe bir yerde, elinde odanın her köşesine erişebilecek uzunlukta bir sopayla oturuyordu. Tam da bildik manzara…!? Neyse Hoca işini bitirip bana döndü ve; “Sen bir şey biliyor musun?” diye sordu.
Bilmem” dedim.
Peki o zaman, ben önden okuyayım, sen de arkamdan....” dedi.
Ben de: “Olur” dedim.
Hoca bir güzel besmele çekti. Bir besmele de ben çektim. Çektim çekmesine ama, çocukların hepsi bir ağızdan başladılar gülüşmeye.!
Anlamıştım. Ben bu işi becerememiştim. Hem utanmıştım; hem de yapamayacağım işin başına ta o zamandan beri pek geçmem.
Hem zaten bu husus bizim köyde her gün tellal ile ilan edilirdi:
Herkes yapabileceği işin başına geçsin.” diye..! Durum bu olduğuna göre ne işim vardı benim orada…(!?)
Üstelik daha sonraki yıllarda arkadaşım olan ve bu seri kitaplarımda kendisinden zaman zaman bahsederek alıntılar yaptığım Hüseyin Ercüment kardeşim nerelerden duyduysa bana bir fıkracık anlattı ki, bu durumu o fıkra da teyit ediyor. Bakın size de anlatayım da, mesele hem daha iyi anlaşılmış, hem de konunun farklı boyutlarına da dikkat çekilmiş olsun.
                ***********************
Sözüm ona, günlerden bir gün karga ile eşek aynı koltukta uçak yolculuğu yapmaktadırlar…!?
Karga ikide bir, hostes ihtiyaç çağrı kolunu çekip muziplik yapmaktadır. Hostes gelip de ne istediğini sorduğunda ise, omuzlarını silkerek “Hiiiiçç…!” demekte ve hostes geri dönerken de arkasından “kıs kıs” gülmektedir.
Bir böyle, iki böyle derken durum hostesin canına tak eder. Doğruca gider vaziyeti uçağın pilotuna anlatır ve ondan yardım ister.! Pilot da uçağın güvenlik görevlilerine emir buyurarak; “olay bir daha tekrar ederse o koltuktaki sözüm ona eşekle karganın uçaktan dışarı atılmasını” söyler.
Ne var ki bu arada, karganın yaptığı hareketi bir kez olsun yapmayı eşeğin de canı çeker.! Tutar hostes ihtiyaç çağrı kolunu bir de o asılır….!?
Bunun üzerine yanında güvenlik görevlileri olduğu halde hostes gelir; “ihtiyaçlarının ne olduğunu” yeniden sorar.! Eşek sırıtarak, omzunu silker ve “hiiiiççç…!” der. Bunun üzerine güvenlik görevlileri, her ikisini de uçaktan atarlar..!?
Bu arada uçmaya başlayan karga, düşmekte olan eşeğe dönerek sorar:
“Kanatların var mı…?”
“Yooookkk…!”
“E, paraşütün var mı…?”
“Hayır,yooookkk…!?
“Peki seni kurtaracak helikopter, dostun falan….!?”
“Vallahi hayır…! O da yo…!?”
“Madem öyle… A eşek herif, derdine ne oldu da benim yaptığımı yapmaya kalkıyorsun? Çek öyleyse cezanı..!” der.
             ************************
Hasılı durum bundan ibarettir. Anlayacağınız hemen oradan toz oldum. Yukarıda da andığım gibi, benim İvriz İlköğretmen Okulu arkadaşlarımdan Şükrü her ne kadar;
Benim 100 metre koşum kuvvetlidir.” diyedursun. Evvel Allah benim “100 metre siğirdişim (koşum)” ta o zamanlardan kuvvetliydi…! Üstelik dirençliydim de... Artık bu olay benim için ilk ve son oldu. Bir daha camii imamlarının yapmış olduğu hocalığın önüne diz çökmedim.
Böyle olunca, yukarıda da değindiğim gibi, orijinal haliyle kısa sureler ve klişeleşmiş Arapça duaları ülkemiz şartlarında öğretildiği biçimde öğrenmedim, öğrenemedim..!

*  *  *  *  *  *  *  *  *  *  *  *
Siz yine de “öğrenmedim,öğrenemedim” dediğimden dolayı benim, dinimi ve Kuran’ı bilmediğimi sanmayın...! Yani cami imamlarından öğrenemedim…! Yoksa hiçbir şey öğrenemedim değil…! Ancak yine de, orijinal kısa surelerle klişe Arapça dua ve metinler hakkında ezberim azdır. Bunlardan sadece namazımı kılmaya yetecek kadar ayet, sure ve duayı bilirim. Buna da (Kendisinden Allah binlerce razı olsun.!) İlkokul 4. sınıfta bizi okutan öğretmenimiz Ali Aslan’ın katkısı çok olmuştur. O, o zamanki “Din Dersi” derslerinde bu dua ve surelerin ezberlenmesini bizlere ödev olarak verirdi. Diğer derslerde yaptığı gibi, din dersinden vermiş olduğu bu konudaki ödevlerin de takipçisi olurdu. Ben de, Din Dersi ödevlerimi aldığım gibi kendi evimize gider; mekanı Cennet olası, Hanife Ebe’min (babaannem) önüne otururdum. O önden okur, ben de arkadan. Bir kalem ezberlerdim.
Ayrıca; sonradan gördüm ki, ezberlediğim dua ve kısa surelerin hepsi yanlışsızdı. Çünkü Hanife Ebem de bunları, köyümüzün geçmiş, meşhur ve dirayetli hocalarından, Abdurrahman Hoca’dan öğrenmişti. Ahdurrahman Hoca; köyümüzde hala bilinir. Kendisi Hanife Ebe’min dayısı, baba taraf Dede’min de amcasıydı. Sebebi ve kendilerinden Allah binlerle razı, rahmeti üzerlerine, mekanları da cennet olsun.!
O zamanki öğrendiğim surelerin yanlışsız olduğunun bilincine varınca; Abdurrahman Hoca’nın öğreticilik vasfının ne kadar yüksek olduğunu hep takdir etmişimdir. Ölümünün üzerinden belki, 70 - 80 sene geçmiş olmasına karşın hala anılıp yad ediliyor olması, O’nun bu hocalık vasfını layıkıyla hak ettiğini açıkça gösteriyor.!
Ali Aslan Hocam çoğu öğretmen gibi idealist bir öğretmendi. Daha önce birkaç yıl ilkokul öğretmenliği yapmıştı. Daha sonra da, o zamanki Eğitim Enstitülerinden birini bitirerek Ortaokul ve Liselerde öğretmenlik yapmaya hak kazanmış, atamasının yapılmasını bekliyordu.
O yıl bizim köyün okulunda öğretmen açığı vardı. Kendisinden yardım rica edildi. Zamanın İlköğretim Müdürlüğünün de oluruyla ücret almadan bizleri, yani o yılki 4. ve 5. sınıfları yıl sonuna dek okuttu.
          Allah Ali Aslan Hocamdan da, binlerle razı olsun ki, kendisine Allah’tan hayırlı ve uzun ömürler diliyorum..! Hocam aynı Nuri Sesigüzel’e benzer, yakışıklı bir adamdır. Her zaman için ellerinden, hürmet ve saygıyla     öpüyorum. Dinimi de Öğreten Dindar ve Yakışıklı Öğretmenim: Ali ASLAN
Burada, zamanın Bozkır İlçesi İlköğretim Müdürü olan; daha sonra Bozkır İlçemizin Belediye Başkanlığını da yapmış bulunan, soyadı gibi saygın insan, Rahmetli Sabri Saygı Hoca’mı da rahmetle anayım isterim. Allah taksiratını affetsin…! O’nu da tüm sevdikleriyle birlikte Cennet’ine koysun!
Yine ilkokul 4. sınıfın şubat tatilinde 2 günlüğüne komşu Dereiçi Köyüne gezmeye gitmiştim. Orada Rahmetli Mahmut Efendi Amca’mın, evinde çocuklara Kuran okumayı öğrettiğini gördüm. Allah kendisinden razı olsun. Taksiratını affedip Cennetine O’nu da koysun!
Çocuklar okuma çalışması yapıyorlardı. Bu çalışma benim de ilgimi çekti; hem de fırsatı değerlendirmek istedim. Üstelik kendimi bildim bileli bende yoğunluk kazanan Allah’a dayanma ve güvenme duyguma katkı yapacağını düşündüm. Böylece Arapça yazı ile ben de ilgilendim. Hemen de öğrendim. O günden beri Arapça Kuran okumayı kendime yetecek kadar bilirim. Hatta İlkokul arkadaşlarımın bir çoğuna Arapça orijinal metinden Kuran okumayı ben öğrettim. Şimdi onlardan bir çoğu imam - hatip ve vs. mesleklerdedirler.
Geçenlerde Ödemiş, Bıçakçı, Ovacık Yaylası’na, kendisini senelerdir tanıdığım öğretmen arkadaşlarımdan biri olan, iyi niyetli dürüst insan bizim Mehmet Yağcı’nın küçük kızı Berrin Öğretmenin düğününe gittik.
Bu arada Yağcı kardeşim gelen misafirleri nedeniyle bir hayli yoğundu. Vakit öğleye yakındı. Hem biraz vakit geçirmek hem de aynı köyün imamlığından emekli, kendisini ta köylerinde öğretmenlik yaptığım zamanlardan tanıyıp sevdiğim; Üzeyir Hoca’yı ziyarete gittim. Üzeyir Hoca  aynı zamanda hanımıyla birlikte hac arkadaşımdır. Ayrıca bizim Yağcı’nın da eniştesi olur. Vardım; Hoca’m kendisi evde yok… Sadece Hanımı var. Sağ olsun, bize izzet ikramda bulundu. Bu arada namaz vakti de yaklaştı. Ben, izin isteyip namaz kılmak üzere oranın yakınındaki Ovacık Yaylası Camisine gittim.Yaylada yeşilin arasında çok güzel bir camii!
Vardım önünde bir  hayli cemaat var, oturuyorlar.. Selam verdim; cami önündeki şadırvandan abdest almaya durdum. Vakit geçiyor gibiydi, ezan falan da okunmuyordu! Abdesti bitirdim. Cemaatin yanına vardım; sordum:?İçlerinde imamlık yapan bir kimse yoktu. Her hangi birisinin imam olup olamayacağını yani namazı kıldırıp kıldıramayacağını sordum. Pek taliplisi görünmedi. O vakit: “Peki, ya ezan okuyacak olanınız ?” dedim. Baktım, “mırın kırın” ediyorlar…. O an kararımı verdim. Hem ezanı okuyacak; hem de namazı kıldıracaktım.             
Gerçi daha önceleri birkaç kez ezan okumuştum. Hatta bir defasında, Ağrı-Tutak - Damlakaya (Meter) köyünde öğretmen iken, aynı köyün yukarıda resmi görülen camiinde, o köyün imamının ezan okuyuş makamını beğenmediğimden dolayı bir ezan okumuştum. Ancak ezanın bir bölümünü okumayı unutup öylece inip gelmiştim. Köylüler bana gülüşmüş, İmam’ın okuyuşunu beğenmeyişimin cezasını böylece çekmiştim.  Ezanı ise çıkıp yeniden okumuştum.
Bu kez, tabanları yağlayıp kaçma yolunu tutmamıştım. Çünkü dört-beş yaşlarında değildim! Hem kaçacak yer de yoktu. Ayrıca beni köylüler de seviyordu, ben de onları..

Ağrı,Tutak, Damlakaya (Meter) Köyü Camii:

Ovacık Yayla Camiinde, bir kez daha ezan okumaya hazırlanıyordum ki; hazır bulunan cemaatten “Hah işte ezan okuyacak adam geldi.” diye sesler duyuldu. Ben de ezan okuma işini gelen kişiye bıraktım. Hasılı kendime seçtiğim bu işten paçayı yırtmıştım.     
       
          Ödemiş, Bıçakçı Köyü, Ovacık Yayla Camii:

Ama namazı kıldıracaktım. Karar vermiştim. O gün, o cemaate imamlık etme işini kimselere bırakmak niyetinde değildim. Dedim ya: kararımı vermiştim. Gerçi bu ilk deneyimim olacaktı. Ama olsundu. Bu gün, yeşilin içindeki, bu yayla camiinde bunu istiyordum:
Ezan okunurken bizler de camiye girdik.. Ben, önlerde uygun bir yere oturdum. Tabii ki, ezanı okuyan kişi de müezzinlik yapacaktı. Neyse Allah kabul etsin önce öğle namazının sünnetlerini kıldık. Müezzine dönüp başımla işaret ettim. O da ikamet okumaya başladı. Ben de karşımda duran imamlık cübbesi ile takkesini giydim. Doğruca vardım mihraba.!
O an çok heyecanlandım ve içim ürperdi…!
Ben aslında topluluk karşısında konuşmaktan ya da bir iş yapmaktan oldum olası çekinmem ama bu kez içim ürperdi. Ürperdi çünkü orası, Peygamber Efendimiz’in makamıydı. Ve bu makama ben ilk kez çıkıyordum. Bu ne büyük bir nasip ne büyük bir onurdu! Neyse hem namazı kılmaya, hem de kıldırmaya niyet ettik! Allah’ın yardımıyla tamamladık. İnşallah Rabbim kabul buyursun!

*  *  *  *  *  *  *  *  *  *  * 

Kendi açımdan yukarıda da anlattığım  gibi, dinim hususunda fazla da cahil kalmadım. Hem Allah yardım etti hem de O, benim dinimdi. Yemek yemeyi nasıl bilebiliyorsam, mesleğimi nasıl icra edebiliyorsam, O’nu, yani Dinimi de öylece bilmeliydim.
Bu sebeple ezberim fazla olmasa da, hayatım boyunca Kuran’ı iyi anlamak bakımından çok çabaladım. Bunun için de daha çok meal ve tefsir okumayı, hatta günümüz koşullarında Kuran’ın orijinal metnini kulaktan dinleyip, hem mealini hem de orijinal metnini birlikte okumayı daha çok severim. Böylece de Kuran’ı mealen ve O’nun perspektifini bilirim. Asıl dini kaynak olarak da Kuran’ın bizzat kendisini tanırım. İnşallah O’ndan aldığım feyizle ahlaklanmak gayretindeyim. Allah hepimizin yardımcısı olsun…!
Zaten bende bir şey, kendimi bildim bileli hep güçlü olmuştur. O da Allah’ı hep en yakınımda bulmak, sadece O’na güvenip dayanmaktır! İnşallah Allah bu yolda yardımını esirgemez. Bunu iyi bilirim; O esirgemez! Sakınıp kıskanmaz. Yardımı yapar. Verir. Ben O’nu hep öyle buldum. O Gani’dir yani zengindir. Fazlı da büyüktür!

DÜNYA İŞİ – AHİRET İŞİ ANLAYIŞIMIZDAKİ YANLIŞLIK

DÜNYA İŞİ – AHİRET İŞİ
ANLAYIŞIMIZDAKİ YANLIŞLIK:
(DÜNYA; GELİP GEÇİCİ MANASINA SIFATTIR.)

         
 “Dünya” kelimesinin doğru anlaşılması bundan sonra ela alacağımız, “İnsanoğlunun Yeryüzündeki Halifeliği” konusu ile “İnsanoğlunun ibadeti” konularının iyi anlaşılmasını sağlayacaktır. Ayrıca bu kelimenin doğru anlaşılması kitabın sair konularının da daha doğru biçimde anlaşılmasına neden olacak, böylece bizleri, birçok badireden kurtaracaktır. Gerçeği daha iyi görmemizi sağlayacak, toplumsal çürümenin durmasına katkı yapacaktır…   
           Çünkü hem Diyanet’in öğretisinde, ileride ele alacağımız bir çok konuda olduğu gibi, “dünya” kelimesine verdiği anlam, kelimenin Kuran’sal anlamıyla uyumlu olmayıp yanlıştır. Üstelik de “dünya” sözcüğünün doğru anlaşılması yaşamsal önemdedir. Bu önem her nedense hep göz ardı edilmektedir. Halbuki bu konudaki yanlışlık, toplumsal ve dinsel hayatımızı doğru anlayıp, ona göre doğru organize olmak bakımından bizleri büyük hatalara sürüklemektedir.
Bu kelimenin Kuran’sal anlamının doğru bilinmesi, dinsel konulardaki anlama, algıma ve yorumlamaların ona göre yapılması geleceğimizi büyük ölçüde ve doğru anlamda aydınlatacaktır. Böylece tavır ve davranışlarımız daha doğru bir zemine oturacaktır.
Konunun burasında, hemencecik şunu not düşmek isterim ki; “dünya” kelimesinin Kuran’sal anlamı ile, günlük dildeki anlamlarının ayırtına varılması hususunda Diyanet İşleri başkanlığımıza ciddi görevler düşmektedir. Bu karıştırmayı, öğretide bizzat kendileri yapıyorlar. Dinsel konulardaki açıklamalarını, bu karıştırmanın farkına varmadan yapıyorlar. Açıklama ve yorumlarını bu durumun farkına vararak ve doğru anlam üzerinden yapmalıdırlar!
Dediğim yapılırsa; ülkemizin gerek toplumsal, gerekse dinsel yaşamına büyük katkı yapılmış olacaktır. Böylece sırf bu kelimenin yanlış anlaşılmış olmasıyla oluşan örtüler ortadan kalkacak, bu örtünün altındaki çürümeye neşter vurulabilecektir...!
           Kısaca açıkladığım ve açıklayacağım üzere; öğretimizde yanlış anlama ve algılamalardan birisi de “dünya” sözcüğü üzerinde odaklanmaktadır.
Şöyle ki; anlam yanlıştır. Dolayısıyla toplumsal, hayatsal ve dinsel algılamalarımız da yanlıştır. Doğru anlamın ne olduğunu bulmak için, bizim kullandığımız anlam ile Kuran’ın kullandığı anlamı mukayese ederek sonuca varmamız gerekecektir.
           Anladığımız ve kullandığımız anlamda dünya: İçinde yaşıyor olduğumuz ortamın ve varlıkların adıdır. Farklı bir anlatımla; İçinde yaşıyor olduğumuz maddi olguları, varlıkları ve realiteyi içine alan bir, isim kavramdır.
Biz “dünya” diye, yeryüzündeki yaşantımızın adına diyoruz. Dünya işi deyince de; hali hazırdaki yaşamımızı sürdürebilmek için gereken faaliyetlerin tamamını anlıyoruz.
Hatta bazı algılamalarımızda dünya sözcüğü, bir gezegen olan “yerküre” yada “yeryüzü” anlamına dahi gelmektedir.
            Halbuki Kuran, “dünya” kelimesini, bizim kullanmış olduğumuz anlamda asla  kullanmaz. Hatta “yeryüzü” kelimesi için sürekli olarak, “arz” tabirini kullanır. Bu “arz” tabiri ise asla “dünya” demek anlamına gelmez.
           Sonuç olarak: Dünya =  Yeryüzü değildir. Yeryüzü = arzdır!
           Zaten kuran, bu iki kelimeyi bizler gibi birbirine karıştırmış da değildir!  İsim olan dünya değil, arzdır….!
           Kuran’daki dünya = gelip geçici olmak manasına vasıf, sıfattır. Kuran’daki dünya= İçinde yaşadığımız olay ve olguların adı değildir! Dünya kelimesine bu anlamı bizler vermekteyiz. Verdiğimiz bu anlam Kuransal anlam ile uyumlu değildir. Şu halde farkı fark etmek durumundayız.
           Bu kelimenin farklı anlamları doğru dürüst yerine oturtulup ondan sora görüş belirtilmelidir. Bu kelimenin anlamını doğru dürüst bilemediğimiz için, hem dünya hayatımızda  hem de dinsel hayatımızda maalesef vahim yanlışlara düşüyoruz. Gerçekleri göremiyoruz! Ve başlıyor çürüme!
           Biz de diyoruz ki; “Ey gurbet vekili; yeter artık çürüme!”
           Kuran’ın kullandığı anlamı ile dünya: Bir kere Kuran bu kelimeyi isim olarak kullanmaz! Dünya kelimesini bir vasıf ve sıfat olarak kullanır! Dünya kelimesi gelip geçici manasına sıfat, vasıf yani özellik olarak kullanılınca anlam, bizim algılayışımızdan çok daha farklı olur.
Bu duruma göre “dünya hayatı” demek; gelip geçici hayat demektir. Yoksa yeryüzünde yaşıyor olduğumuz hayat demek olmaz...!
Tüm eylemlerimizle olaylar, halen yaşıyor olduğumuz hayatımızda, bu yerküre içinde, yani yeryüzü mekanında, içinde bulunulan zamanda  gerçekleşmektedir.
Bir iş yada eylemin dünya hayatımıza elzem olması o işi dünya işi yapmaz. Yani bu konudaki ayrımı belirleyen husus, bu değildir. Zaten gerek dünyasal, gerekse ahretsel, her iş dünya hayatında yapılır.
Açıklamalarımızdan da anlaşılacağı üzere o işin, yada olgunun, dünyasal iş mi, yoksa ahretsel iş mi  olduğunu, o işin burada, bu hayatta yapılmışlığı değil, o işin niteliği, vasfı belirler. Demek istediğimi iyi anlatıp anlatamadığımı bilmiyorum ama, bu sıfat olma ile isim olma ayrıntısı çok önemlidir.  Aradaki fark iyi algılanmalıdır.
Bu farkı iyi algılayabilmek için de; “Amellerin niyetlere göre değiştiği” olgusunu hatırlamamız çok uygun olacaktır Evet, ameller niyetlere göre değişir. Şöyle ki: Her ne kadar, “kaş yapayım derken göz çıkarmak” iyi bir eylem değilse de, kasten birisinin gözünü çıkarmaktan oldukça farklıdır. Her iki eylemin neticeleri aynı olsa bile, hem eylem, hem de  eylemi yapanın kusuru farklıdır.Bu açıklamanın nedeni şudur:
 Hayatımızdaki yapılan her işin vasfını, illa ki niyetlerimiz belirler!
 Kuran açısından bir eylemin, ahret işi mi, yoksa dünya işi mi olduğunu, o işin vasfı belirler. İşin vasfı belirlenirken de bizim niyetlerimiz çok ciddi bir önem arz eder. Bu durumun, olumlu yada olumsuz ibadet’in ne olup ne olmadığıyla yakın alakası vardır.  Şöyle ki: Anlam, Kuran’daki doğru yerine oturunca, müspet manada ibadet olarak görmediğimiz bir çok ameliyenin yine müspet manada ibadet olduğu, tam tersine müspet ibadet sandığımız bir çok eylemin ise, yine müspet ibadet olmadığı görülecektir… Daha başka bir deyişle, dünya işi sandığımız bir çok işin, ahret işi, ahret işi sandığımız birçok işin de dünya işi olduğu ortaya çıkacaktır. Burada konuya ilişkin iki tanım  vereceğim:
Dünya işi: Gelip geçici vasıfta olan, bizimle ahrete gitmeyen, ahrette işimize yaramayan, bize sadece dünya hayatında fayda veren işlerdir…
Ahret işi: Baki ve devamlı olan, hem dünya hayatımızda, hem de ahret hayatımızda bizimle olan, her iki hayatımızda da işimize yarayan, bizimle ahrete giden işlerdir.
Sonuç Olarak: Ne olursa olsun, herhangi bir eylemi, Allah rızası yönünde ve niyetiyle yapıyorsak, o iş ahret işi olmuş olur. Burada kalmaz. Bizimle birlikte ahrete gider. Her ahret işi aynı zamanda, dünya işi özelliğini taşır. Durum böyle olunca o işten dünyada da faydalanırız. Bu fayda en az, dünya işinin faydası kadardır…
          Yaptığımız herhangi bir işte Allah rızası gütmüyor da, sadece nefsimizi tatmine çalışıyorsak, doğal olarak eylemin vasfı değişir. Bu yeni vasıftaki iş; sadece dünya işi olmuş olur. O işin sahibi olan kişi, o işi hiçbir yere götüremez.O iş buracıkta kalır.O işten sadece bu dünyasal hayatta faydalanılır. Bu durumu daha anlaşılır kılmak için bir örnek vermek belki uygun olur.
            Diyelim ki; bir insan çok para kazanmaya çabalayıp duruyor olsun... Niyeti de bu kazandıklarıyla çocuklarına bakmak, çevresine, başka insanlara yardımcı olmak, onlara iş  ve aş sağlamak, böylece de Allah’ın rızasını tahsil etmeye çalışmak olsun…
            Bu adamın eylemleri dünya işi değil, ahret işidir. Çünkü Allah rızası gütmektedir. Gütmüş olduğu Allah rızası nedeniyle bu davranış güzel bir davranıştır. Ameli Salih cümlesinden olup doğrudan doruya müspet manada ibadettir. Bu davranışa, “dünya  işidir.” denemez.
Ayrıca, “İbadettir lakin abdestini alır namazını kılarsan…” falan gibi bir kısım şartlar da dayatılamaz.
Bu türden bir iş yada davranış, yani Allah rızası güdülerek yapılan iş, her ne işi olursa olsun, müspet manadaki ibadetin hem ta kendisidir, hem de dünya işi olmayıp ahret işidir. Burada kalmayıp bizimle birlikte ve bize yarar sağlamak üzere ahrete gider.
            Daha farklı bir anlatımla böyle bir davranış sergileyen ruh, sevgili bir ruh olmuş olur. Yani Allah tarafından sevilen bir ruh olur, orada sevgiyle karşılanır.
Bu konuyu şöyle söylemek de mümkündür ki; kul burada  Allah’ı nasıl umar yada bilirse orada da öyle bulur. Zaten O kul burada Allah’ın rızasını aramıştır. Eylemini de bu arayışa dönük olarak sergilemiştir.
            Dediğim gibi bu türden müspet ibadet türüne, “Amma namazını kılar, orucunu tutarsa” gibi vb. şartlar  dayatmak yersizdir. Yukarıda andığım gibi, Allah rızası aranarak yapılan her eylem, bal gibi de müspet manada ibadettir. Namaz, oruç gibi Ameli Salih cümlesinin içinde yer alır. Ve kişiyle birlikte de ahrete gider.Madalyonun bir de öbür yüzü var ki;
            İstediğin kadar namaz kıl, istediğin kadar oruç tut, Allah rızası için değil de, bunları nefsani çıkar ve arzuların için yapıyorsan, aklına en küçük bir, “bana iyi desinler…” anlamı geliyorsa, yaptığın iş asla ahret işi olmayıp, bal gibi dünya işidir. Daha doğrusu, Allah korusun; yaptığın eylemle üç beş kişiyi kandırarak elde ettiğin dünyalık faydadan başka kazancın olmaz. Yaptığın eylemlerin faydası asla seninle ahrete gitmez…! Burada kalır…!
            Demek ki bir işin, dünya işi mi, yoksa ahret işimi olduğunu, o iş yada eylemin ne tür bir iş ve eylem olduğu değil,  o iş yada eylemin ne için ve ne niyetle yapılmış olduğu belirlemektedir.
          Diyelim ki; bir başkası da çok para kazanmak işini sırf nefsi arzu ve isteklerini tatmin etmek bakımından yapmakta olsun; Bu kişinin yaptığı iş elbette dünya işi vasfındadır. Bu türden bir iş ise ameli Salih cümlesinin içinde yer alamaz. Müspet bir ibadet vasfı da kazanmaz. Kişiyle birlikte hiçbir yere gidemez. Kişi bir şeyler kazanır ama, kazandığı dünyalıktır. Yaptığı iş elbet dünya işidir. Bu türden kazançlar buracıkta kalır. Burada ne faydalanırsan onunla kalırsın. Öylece tükenir. Sen yalnız gidersin ahrete… Yani o iş gelip geçici bir fayda sağlamış olur. O geçici fayda ise sırf bu dünyaya bile münhasır olmamış olabilir. Yani senin dünya hayatın tükenmeden dahi tükenip gidebilir. Örneğin: Yanar, çalınır, batar ve vs. olur. Böyle olmasa dahi zaten kendin öldüğün zaman  onu terk etmek ve onsuz gitmek zorunda kalırsın.
          İşte Kuran böylesi, yani, gelip geçici ve sadece bu dünyada fayda sağlayıcı vasıftaki iş ve eylemlere diyor dünya işi diye… Yoksa elbette bu yeryüzü ahretin tarlasıdır. Dünya kelimesini yeryüzü veya buradaki yaşantımızın adı olarak algılarsak, böylesine fahiş bir hataya düşmüş oluruz…! Bu yüzden dünya kelimesinin anlamını yapılan işin vasfında aramamız gerekecektir. İşbu alemdeki hayatımıza, “dünya hayatı” denilmesinin nedeni; onun bu alemde cereyan ediyor, yani yeryüzünde yaşanıyor olması nedeniyle olmayıp, “gelip geçici” olması nedeniyledir. Yani elan yaşamakta olduğumuz bu hayat, gelip geçici vasfı nedeniyle “dünya hayatı” olmuş oluyor. 
Bu arada; Cenabı Allah’ın yeryüzünü değişime uğratarak, ahret hayatına da yeryüzünde kurabileceği ihtimalini unutmamak gerekir. Bu meseleyi böyle düşünmek konuyu daha anlaşılır kılar!

      ******************
    
 İşin burasında daha aydınlatıcı olması bakımından, Bakara Suresi 200, 201ve 202. ayetlerini  hatırlamak çok uygun olacaktır.
           Bakınız orda C. Allah ne buyuruyor…
            …………İnsanlardan öyleleri var ki: “Ey Rabbimiz! Bize dünyada ver.” derler. Böyle kimselerin ahretten hiç nasibi yoktur.”
            “Onlardan bir kısmı da: “Ey Rabbimiz! Bize dünyada iyilik ver, Ahrette de iyilik ver. Bizi cehennem azabından koru!” derler.”
            “İşte onlar için, kazandıklarından büyük bir nasip vardır. Allah’ın hesabı çok süratlidir…….” buyurmaktadır.
          Durum böyle olunca, niyetlerimizi düzelteceğiz. Yani yaptığımız her eylemde Allah’ın rızasını arayacağız. Başka bir deyişle, Allah’ın rızasını kazanmak için ve de Allah’ın rızasını kazandırıcı eylemler yapacağız. Böylece tüm eylemlerimiz ahret işi, yani müspet anlamda ibadet, yani Ameli Salih olmuş olsun! Dikkat ediniz; Salih Amel sahipleri, aynen yukarıdaki verilen ayetlerde belirtildiği gibi hem dünyada nasiplendirilmektedirler, hem de ahrette… Aslında nasibin asılı ahrettedir. Dünyadaki nasip ise, gelip geçici ve sadece promosyondur. Aslında asılı alan promosyonunu zaten alır!
           Fakat sadece dünya için, yani gelip geçici vasıf taşıyan işler için çaba gösterenler sadece bu dünyada nasiplendirildikleriyle yetinmek zorunda kalacaklardır. Ahrette onların her hangi bir nasipleri olamayacaktır. Zaten ahreti isteyip beklemedikleri onun için çalışmadıkları da ortadadır. Onlar zaten, tüm umut ve emeklerini dünyaya, yani gelip geçici vasıftaki eylemlere hasretmekten ve dünyalık olanı, yani promosyonu istemekten başka bir iş yapmış ve talepte  bulunmuş değillerdir. Eylemlerinin sonucunun büyük bir hiçlik olduğu, olacağı ayan beyan ortadır.       
Konuyu benim anlattığım cepheden anlayınca aslında din ve dünya
hayatımız zorlaşıyor gibi gelebilir, ama öyle değildir. Tam aksine, işimiz daha kolaylaşmaktadır. İnsan her ne yaparsa yapsın, yaptığı işte Allah rızası ararsa, sonuç inşallah gerçek bir başarıdır. Bu böyle bilinmelidir. Ne yaptığın değil, neyi niçin yaptığın önemlidir!
Bu yanlış anlama önlenince, hem dünyayı, hem de ahreti kazanmak adına çift emek sarf edeceğiz sanılmaz. Böylece İslamiyet zor görülmez! Hayat, dünya ve ahret için olmak üzere iki yönlü bilinmez! Dolayısıyla iki parçaya hasredilmez!
Yukarıda ele aldığımız, Bakara suresi 200, 201 ve 202. ayetler mucibince; sadece niyet düzeltilir; yapılan her iş, Allah rızasına özgülenir.
Böylece her halimiz müspet anlamda ibadet olur. Netice olarak da bir eylemle iki şey, yani hem dünya, hem ahret kazanılır!
Bu yoldan gidilince gerçek kurtuluşa yani ebedi mutluluğa erişilir. Gerçek kurtuluş ise; Allah’ın rızasını, buna bağlı olarak da, hem ebedi hayatın, hem de dünya hayatının ödülünü kazanmak demektir!
Bu da aynı şekilde; hem ahretin, hem dünyanın ödülünü istemekle olur! Esasen asıl olan, ana ödül ahretinkidir! Dünyalık olan, asıl ödülün promosyonudur! Ana ödül istenince, istekliye promosyon ödül de  verilir!
Örneğin ekinini eken çiftçi; yaptığı ekim işinden Allah rızası beklerse, hem asılı alır, hem promosyonu…
Sırf dünyalık isteyen yanılır! Akılsızlık etmiş olur! Çünkü, asılı bırakıp promosyona sarılmış olur. Sadece onunla yetinmek zorunda kalır! Böylece asıla malik olamaz.  Bir taşla iki kuş vuramaz!
Örneğin bağ diken bağcı; bu bağı dikmekle sırf nefsini ve kendi çıkarını düşünürse, sadece dünyalık istemiş olur! Durum böyle olunca da, alırsa sadece dünyalığı, yani promosyonu alır! Başkaca nasibi olmaz! Asılı kaçırmış olur!
           Açıkladığımız durum karşısında, hem asılı, yani ahreti, hem de promosyonu, (dünyayı) kazanmak için  artık işimiz niyete kalmaktadır. İyi niyetli olmak önem kazanmaktadır. Tüm davranışlarımız niyetlerimize göre anlamlandığından dolayı niyetimiz iyiyse, işimiz ahrete yararlı iş olur. Onun için, hep vurguladığımız üzere iyi niyet taşımak ve kullanmak asıl olandır. İyi niyet taşıyıp kullanmaktan bir kısım gerekçelerle caymak çok yanlıştır. Böylece her halimiz olumlu, müspet anlamda ibadet olmakta, sırf bu dünyaya değil, ahretimize de yararlı olmaktadır. Böylece her zaman bir taşla iki kuş vurmuş olmaktayız.
Dolayısıyla Bakara suresi: 200, 201 ve 202. ayetleri mucibince hem dünyadan, hem de ahretten nasiplendirilmiş oluruz. Niyetimiz bozuk olursa, dünyadan başka yerde hiç bir nasibimiz olmamış olur. Hatta dünyadan bile yeterince nasiplenemeyiz. Bakınız, konu hem böyle anlaşılınca ayetlerin anlamları nasıl da yerli yerine oturdu.?! Ayetleri hatırlayalım:
            “…İnsanlardan öyleleri var ki: “Ey Rabbimiz! Bize dünyada ver.” derler. Böyle kimselerin ahretten hiç nasibi yoktur.”
            “Onlardan bir kısmı da: “Ey Rabbimiz! Bize dünyada iyilik ver, Ahrette de iyilik ver. Bizi cehennem azabından koru!” derler.”
            “İşte onlar için, kazandıklarından büyük bir nasip vardır. Allah’ın hesabı çok süratlidir…….”
          Bir de burada denge konusu önemlidir. Tek yönlü olmayıp, müspet anlamdaki eylemlerimizi, ibadetlerimizi mümkün mertebe geniş bir alana yaymak durumundayız.
            İyi niyetimizi ise asla bozmamalı, sana birisi herhangi bir kötülük yaparsa; o kişinin , aslında o kötülüğü daima ve ancak kendine yapmış olduğunun bilincine varmalıyız.

A- Evvel Kadının Birisi ;

           A- Evvel Kadının Birisi ;

          Mekanı Cennet olsun! Çocukluğumda, sevgili Hanife Ebe’mden (babaannem) duyduğum ve tam buraya uygun olacağını düşündüğüm, ufacık bir anekdot geldi aklıma: Evvel kadının birisi, sürekli olarak; “An eden de kendine, “dan eden de kendine…” der dururmuş.
Bir başka kadın da, bu kadının sürekli böyle tekrarlayıp durmasına çok bozulur ve kızarmış. Bir gün canına tak etmiş. Kadını zehirleyip öldürmeye karar vermiş. Tutmuş, o kadının eline zehirli bir dürüm ekmek vermiş. Kadıncağız da “Acıkınca yerim.” diye, tutmuş o ekmeği kuşağının arasına koymuş. Neyse yolda giderken önüne tanımadığı bir genç denk gelmiş. Kadıncağıza: “Çok aç olduğunu” söylemiş. Kadıncağız da, çıkınındaki o dürüm ekmeği çıkarıp, o gence vermiş.
Bunu yiyen genç, hemen oracıkta ölmüş. Meğer bu genç, zehirli dürümü veren kadının askerden dönen ve dört gözle beklenen biricik oğluymuş.. Bu olay üzerine o kadın da anlamış, “an” edenin de “dan” edenin de kendine ettiğini. Anlamış anlamasına ancak, anlaşılacağı üzere yaptığının bedelini, daha bu dünyadayken bile pek ağır ödemiş. Bu hikaye bir temsildir. İyisini biz değil, ancak Allah bilir. Sonra Bakara suresi 216. ayet mucibince;
Bize ilk bakışta zararlıymış gibi gelen birçok şeyin, sonunun hayır olabileceğini de iyi bilmeliyiz. Zaten bunun böyle olduğunu hayat bize her daim kanıtlayıp durmaktadır. Ancak ben yinede buraya açıklayıcı olması bakımından bildiğim bir olay ve bir de olgudan bahsedeceğim: Olay:
            Adı lazım değil; çocukluğumda adamın biri şakaya tutturup beni, köyümün yakınlarından geçen Göksu’da boğmaya kalkmıştı. Oradan birileri geçiyordu da onlardan mı çekindi, yoksa kendiliğinden mi vazgeçti bilmiyorum. Nihayet Allah’ın yardımı yetişti de beni bıraktı ve böylece boğularak öldürülmekten kurtuldum. Boğulmanın eşiğine gelmiş olmalıyım ki; o gün bugündür boğulmak, hatta nefesime daralmak, bana hep ürkütücü gelir. Şimdilerde bu korkuyu yenmişsem de uzun zaman ölüm bana, sırf bir daha nefes alamayacak olmak olgusu yüzünden korkutucu gelmiştir. Halbuki o zaman artık nefes almaya ihtiyaç mı var ki? Ama gel anlat işte!
            Daha sonra aynı kişiyle görüşmemiz icabetti; görüştük. Adam nefes darlığına yakalanmış, perişandı. Adeta konuşamıyordu. Benden helallik istedi. Helal ettim ve kendi kendime: “Ey Allah’ım sen ne büyüksün…! Yine de O’na acil şifalar ver.” demekten kendimi alamadım.
Elbette nice benzeri ve daha da çarpıcı olaylarla sizler de karşılaşmaktasınız..! Lütfen bunlardan hepimiz doğru dersler çıkaralım!Olgu:
            Benim çocukluğumda bizim köyde ölüp öldürmek pek yaygındı. İnsanlar kişiye değil, kişiye atılacak merminin parasına üzülürlerdi. İnsan öldürmek adeta tavuk öldürmekten kolay gibi bir şeydi. O sıralar halk arasında; “Tüfeğin ardına geçen, önüne geçer!” denilirdi. Nitekim hayat bana, tüfeğin ardına geçen nicelerinin, genellikle önüne geçtiğini çokça gösterdi...
Yukarıda dediğim gibi, elbet bu tür olgulara sizler de sıklıkla tanık oluyorsunuz. Öyleyse tüm bunlardan doğru sonuçlar çıkararak davranışlarımızı ona göre tanzim edelim…  Biz niyetimizi düzeltirsek, Allah elbet hepimize yardımcı olacaktır! Bu durumu da iyi bilelim!

B- “Hiç Ölmeyecekmiş Gibi Dünya İçin Çalışmak ……..” Uydurmadır!

B- “Hiç Ölmeyecekmiş  Gibi
                 Dünya İçin Çalışmak  ……..”  Uydurmadır!

            Bakınız dünya kelimesine yukarıdaki anlamdan bakınca; çok meşhur olan “Hiç ölmeyecekmiş gibi dünya, yarın ölecekmiş gibi ahret için çalış.” biçimindeki hadisin bile anlamı farklılaştı.
Güya hadis denilen bu söze göre Peygamber Efendimiz bizlere: Kuran’ın nitelemelerine göre; boş bir oyun ve eğlence vasfındaki dünya işleriyle, “hiç ölmeyecekmiş gibi uğraşın.” demiş oluyor. Bunu demiş olamaz…! Çünkü Peygamber Efendimizin böyle demişliği, kendisini Kuran’la ters düşürür. Şöyle ki: Kuran işbu vasıftaki işleri; (yani dünya işlerini) kerih, aşağı, küçük ve düşük görmekte; öylece de nitelemektedir. Kuran’ın bu yöndeki açıklamaları, çok açık ve net olarak ortadadır. Ayrıca Kuran’ın dünyasal sıfatlı iş ve eylemleri, kerih ve düşük görme hadisesi, bir ayetle değil, pek çok ayetle ortaya konmaktadır.
Peygamber Efendimiz hem dinde kural koymaz, hem de asla Kuran’a ters düşmez…! Çünkü O, Kuran’ı  en iyi anlayan ve hayatına en iyi uygulayan insandır. Peygamber Efendimiz, Kuran’ın bu bakış açısına aykırı bir söz söylemiş olamaz. Çünkü O yaşayan Kuran’dır.
Bu sözün böyle söylenmesi, “Kuran’ı en iyi O anladı, hayatına en iyi O uyguladı.” demektir. Bahsini ettiğim sözü hadis diye vasıflandırmak, andığım bu durum ile çelişir. Aksini düşünmek Peygamber efendimizi dinde kural koyucu konumuna yükseltmek olur ki bu düşünce külliyen yanlıştır. O’nu peygamberlik vasfından çıkarıp, dolambaçlı yoldan ilahlık vasfına çıkarmak olur ki Hıristiyanların teslis (üçleme) inançlarının bir başka versiyonu ortaya konmuş olur. Dediğim gibi bu düşünceler yanlış ve sakat düşüncelerdir. Durum bu olduğuna göre, bir yandan Kuran, bir yandan da Kendisi, kural koydu, hatta Kuran’a aykırı da olsa kurallar koydu, demek olur ki Peygamber efendimiz için  Yaşayan Kuran vasfını kullanmak kesinlikle bu manada değildir. Bu nedenle de; “Peygamber Efendimiz söylemişse doğrudur. Şu halde haşa, Kuran yanlıştır.” diye ise; asla denemez. Dense dense; ayet hükmünün değil, sözde hadis hükmünün reddinin gerekeceği denilir. Yani bahse konu hadisin uydurma olduğu, Peygamber Efendimizden sadır olmadığı söylenir…
Kuran’ın “Dünyadan da nasibinizi arayın.” şeklindeki nitelemeleri, yukarıda anlattığım yönde anlaşılmalıdır. Ayrıca Kuran insana, gelip geçici vasıftaki dünyasal nimetleri yasaklamış değildir. Tam aksine onlardan faydalanmayı önermiş, tavsiye etmiştir. Dolayısıyla bunlar da aranacaktır. Ne var ki yukarıdaki anlatımlarımız çerçevesinde aranacak ve bulunacaktır. Çünkü bunlar, hem dünya hayatı, hem de bu hayat sınavı için elzemdir. Asıl önemlisi Allah’ın büyüklüğünü göz önüne sergileyen nimetlerdir. Allah’a şükür bu nimetler yardımıyla yapılır.
Ayrıca insanda nefis diye bir hassa vardır ki onu dünyaya ve dünya hayatına bağlar. Böylece çok zorlu olan bu dünya hayatı çekilirlik ve arzu edilirlik kazanır. Bu nedenle nefis dahi tatmin edilip körlenecektir. Ne var ki onun sonu gelmez arzularının esiri olunmayacaktır. Durum bundan ibarettir. Başkaca anlamlar yanlıştır…!
Ayrıca şunu da belirtmek isterim ki, bu durum karşısında mevzu edilen sözün ikinci bölümü olan “Yarın ölecekmiş gibi ahret için çalış, kısma da uydurmadır. Lakin ben sözün bu bölümü üzerinde yukarıdaki açıklamalarımın bu aşama itibariyle yeterli oluşu karşısında artık fazla durmayacağım. Sadece; dünya kelimesinin anlamı çarpıtılmak suretiyle din içine oturtulmuş bir söz olduğunu, gerçeği örttüğünü, bu ve benzeri sözlerin aynı nedenle hızla ortadan kaldırılması gerektiğini, sözün tamamının uydurma olup işin doğrusunu Bakara suresi 200, 201 ve 202. ayetlerinde aramak gerektiğini söyleyeceğim.  Yukarıdan beri izaha çalıştığımız meşhur hadisin anlamında ki işbu açıkladığım anlam kaymasının bizi nerelere sürüklediğini bulmak artık hiç zor değildir. Bu farklılaşma ile oluşan anlam kayması bize, konu hadisin uydurma bir söz olabileceğini gündeme getirtiyor.
Halbuki bizler bu sözü; çok biliyor, çok dillendiriyor, çok inanıyor, kendimize düstur ediniyor, genellikle hayatımıza  uyguluyoruz. İşin vahim noktası da buradadır. Doğru dürüst bilinmesi gerekeni değil, pek de dinle alakalı olmayan şeyleri dinmiş sanıyoruz. Çürüme de işte böylece başlıyor ve böylece oluşuyor.Örneğin; mevlit okutmak sanki çok elzem ve önemli bir şeymiş  sanılıyor.
 Halbuki bit’attir. Bit’at ise din dışı demektir. Dine sonradan katılandır. Gelenekseldir. Folkloriktir. Bit’at olan şey, ister kötü, ister iyi, ne olursa olsun, dinsel hayattan dışlanmalı, reddedilmelidir! Elbet nihai yorum size aittir! Bütün bunlar birer fikir jimnastiği ve açılımdır. Niyetimiz ihlaslıdır. İşin iyisini doğrusunu ancak Allah bilir.
            Biz bu noktadan sonra insanoğlunun yeryüzündeki Allah’ın Vekili, O’nun maksat ve muradını gerçekleştirmedeki yardımcılığı yani halifeliği konusunu irdelemeye başlayalım.

KUL, YANİ İNSAN, ALLAH’IN

KUL, YANİ İNSAN, ALLAH’IN
YERYÜZÜNDEKİ VEKİLİDİR.

            Bu konuyu iyi anlayabilmek kitabımızda işlemiş olduğumuz kader konusunun iyi anlaşılmasına bağlıdır. Lakin bu konunun açıklanması aynı zamanda kader konusunun daha iyi anlaşılmasını da sağlayacaktır. Dolayısıyla bu konuları birbirleriyle iç içelik göstermektedir. Bu konular da üzerinde doğru dürüst anlaşamadığımız, anlayamadığımız ve anlatamadığımız konulardandır.
Durum bu olunca; oluşturduğumuz kavram kargaşalarımızın meydana getirdiği örtü, bu örtünün altında oluşan toplumsal çürümeyi daha iyi anlayabilmek ve olaylara daha doğru bir yaklaşım sergileyebilmek adına şu “halifelik” konusunu da irdelememiz gerekecektir.
           Bu konunun irdelenmesi aynı zamanda, ileriki konularımızın daha anlaşılır olmasına yardımcı da olacaktır.
Bu durumda öncelikle Kuran perspektifinden; “insanoğlunun yani kulun, Allah’ın yeryüzündeki halifesi olması” konusunu ele alıp doğru dürüst bir açıklama ortaya koymakta fayda olduğunu değerlendiriyorum. Çünkü sanırım; ileride yapmaya çalışacağımız bir çok açıklama, anlatma ve anlama belki de bu noktanın iyi anlatılmış ve anlaşılmış olması üzerine bina olacaktır. Anılan nedenle konu “halife” kelimesinin ana anlamı üzerinde biraz durmak gerekirse;
           Halife: Bir şeyin yerine kaim olan, o şeyi temsil eden, asile vekil olan, vekil. Vekil edeni adına iş yapan, değer üreten. Asilin art geleni. Asile bağlı olarak, asilin maksat ve muratlarını gerçekleştirmek bakımından görevli olan. Kuran açısından, insanoğlunun yeryüzünde Allah’ın halifesi olması hali ise; Allah’ın yeryüzündeki maksat ve muratlarını gerçekleştirmede bizzat kendi irade alanıyla sınırlı olarak sorumlu, fakat  bu sorumluluğu yerine getirmek hususunda zorunlu bulunan insan. Asla bu vekaletten kaçış imkanı olmayan insan…
Elinin erdiği, gücünün yettiği her şey bakımından vekalet görevini yürütmekte hem zorunlu hem özgür olan insan. Fakat Asil, yani Allah tarafından sürekli kontrol altında tutulan bir vekil konumundaki insan… Ve vs. yaklaşık anlamları içeren bir vekalet yani halifelik, hilafet…
           Dini bir mevki ve makammış gibi anlaşılan ama aslında padişah, şah, kral, devlet başkanı, cumhurbaşkanı vb. bir siyaset makamı olan halifelik yada hilafet makamının bu konuyla pek bir alakası yoktur. Bir tek benzer yanı  vardır; o da işbu siyasi makamların milletten farklı biçimlerle de olsa aldıkları, yönetim yetkisi yönündeki vekalettir. Şöyle ki:
          Saydığımız makamların herhangi birinde iştigal eden insanlar, milletin vekili, yani milleti yönetmek bakımından bir nevi halifesidir. Yoksa konu makamların hiç biri dinsel bir makam, ünvan ve mertebe değildir. Konuya bu noktadan bakınca günümüzde, “Hilafet isteriz.” diyenler de “Hilafet özentisi içinde bulunanlar var.” diyenler de hem teknik, hem de kelime ve kavramların gerçek anlamları bakımından yanılmaktadırlar.
           Kısaca söylemek gerekirse bu yanlış anlam; insanoğlunun yeryüzünde Allah’a zorunlu halife oluşuyla alakalı olmayıp bir siyaset makamıdır. Din dışı bir konudur. İşin özü itibariyle din dışıdır. O makama ne ad verirseniz verin, din dışıdır. Bu kelime, kavram yada makamı, dinsel bir makam sanmanız veya göstermeniz büyük bir hatadır. Devlet başkanının adını ne koyarsanız koyun o sadece millet adına ve milletin vekilinden ibarettir. Arkasında milli irade bulunmayan hiçbir şah, padişah veya hükümet hiçbir icraat yapamaz. İktidar olamaz. Hasbelkader olsa dahi sürdüremez. Bunu iyi biliniz. O makamı işgal eden kişi ne olursa olsun, yine de bir vekildir. Bu mana ile sadece  bir halifedir.
          Bu siyasal anlamdaki halifelik, akli, mantıki, bilimsel vs, hiçbir cepheden asla ve asla dinsel bir makam olmayıp siyasal bir makamdır. Zaten dinimizde bu tür mevkii ve makamlar yoktur. Din adamlığı ve dini temsil eden kimselerde yoktur. Din tamamen Allah’ındır. Her şeyi olduğu gibi, dinini de  Allah kendisi korur. Dileyen kul Kuran’ın gösterdiği yoldan dinsel hayatını yürütür.       
           Bu yanılgıyı yapanlar, yine bu yanlış anlam üzerinde “kör dövüşü” yaparak kavram kargaşası üretenlerdir. Ürettiklerinin hepsi; bilimsel, teknik, dilsel, dinsel, siyasal birçok cepheden yanlıştır. Bu yanlışlık da gerçeklerin anlaşılmasına çekilen kalın bir örtüdür.
           Yukarıda verdiğimiz tanım ve yaptığımız açıklamalardan sonra, üzerinde duracağımız “insanoğlunun yeryüzünde Allah’ın halifesi olması” konusu farklı ve yalın bir kavram olarak ortaya çıkmış oldu. Ayrıca sanırım, şu hilafet konusunun nasıl çarpıtılmış olduğuna da birazcık ışık tutulmuş oldu.
          Demek ki bizim anlatacak olduğumuz, İnsanın Allah’ın Yeryüzündeki halifesi olması kavramı siyasal anlamdaki halifelik kavramından çok farklı bir kavramdır. Konunun açıklığa kavuşması için, bu noktada evvela:
          2. Sûre (Bakara Suresi) 30. ayeti meal olarak verelim ve kısa bir irdelemesini yapalım:
          “Hatırla ki Rabbin meleklere: Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım, dedi. Onlar: Bizler hamdinle seni tesbih ve seni takdis edip dururken, yeryüzünde fesat çıkaracak, orada kan dökecek birini mi yaratacaksın? dediler. Allah da onlara: Sizin bilemeyeceğinizi  herhalde ben bilirim, dedi.”
          Kulun yeryüzünde (Dikkat ediniz: dünya üzerinde değil) Allah’a halife olarak yaratılmış olması konusu, bu ayet ile yalın ve açık bir biçimde ortaya konmuş durumdadır.
Burada bazı hususlara dikkat çekmek isterim ki onlar;
           -Meleklerin, emrolundukları şeylerin dışına çıkma iradeleri bulunmayan yaratıklar olduğunu bilmeliyiz. Bunlarında çok çeşitli biçim tür ve görünümleri bulunduğunu, hatta; tabiat yasaları dediğimiz yazılımların melek kavramı içinde değerlendirilmesi gerektiğini, aynı şekilde Kuran’da geçen, ölçü, ayar, hesap, kitap, yazılım, program, yasa, vs., demek anlamlarındaki “kader” kelimesinin dahi bu melek kavramı içinde olduğunu anlamalıyız. Yani, melek kavramı içine giren yaratıkların günah işleme yetisi bakımından özgür iradeleri yoktur. Fakat ben onların, sevap işlemek bakımından özgür iradeleri olup olmadığını bilemiyorum. “Melekler, Allah’ın iradesine sıkı sıkıya bağlı yaratıklardır.” dersek, belki daha doğru söylemiş olabiliriz. Fakat dediğim gibi, bu konuya aklım fazla ermiyor. İşin doğrusunu ancak Allah bilir. Ancak yine de aşağıdakileri hususları söyleyebiliriz:
             1- Meleklerin günah işleme yetileri yoktur.
             2- Meleklerin emrolunduklarının dışına çıkma yetileri yoktur.
             3-Melekler Allah’ı sürekli olarak tesbih ve takdis ediyor olmaları da kendilerine C.Allah tarafından emrolundukları şekil üzeredir.
            4-Dolayısıyla meleklerin sorumluluk yetileri de yoktur.
            5- Dolayısıyla sevap kazanıp ödül alma yetileri de yok gibi görünüyorsa da bu konuyu kavrayamadığımı belirtmiştim.
            6- Bunlara bağlı olarak meleklerin Cennet ve Cehennemde bulunuyor olmaları hali; onların ödül yada cezaları nedeniyle olmayıp, ödül ve cezaya muhatap olan insanın, işbu muhataplığının netice ve gereğinin yerine getirilmesi anlamında ve Allah’ın iradesine sıkı sıkıya bağlı bir bulunuştan başka bir şey olmasa gerektir. Çünkü: C. Allah, hem Cenneti hem de Cehennemi meleklere değil Ademoğlu’na vaat etmiştir. Allah ise elbette, hem vaadini yerine getirici, başka bir yönüyle yerine getirmeye muktedir, hem de  vaadinde durucudur. Ele aldığımız Bakara Suresi 30. ayetteki anlatımın şöyle bir yönü daha var ki;
            C.Allah oradaki meleklere dönük bildirimi,bir meşveret (görüş alış verişi), yahut dertleşme değildir. Orada Meleklere (yasalara) dönük bir emir, yahut yönlendirme vardır. Bunlar insan emrine girdirilmektedirler.! Hakeza  örneğin Yasin Suresi içinde geçen bir çok hayvanın insanlara boyun eğdirilmiş olması da aynı cümledendir.Durum C.Allah’ın ilahi takdirinden başka bir şey değildir.
            İşe bu noktadan baktığımızda, Şeytan denilen ve ileride daha detaylı anlatacağımız virüssel yasanın dahi insan emrine verilmiş olduğu açıktır. Şu anlamda ki, O da insanın dünyasal sınavının bir cüz’ü (parçası) olmakla hem görev icra eder, hem de ondan kaçınmak biçiminde tezahür edecek bir insan eylemi neticesinde insana kazanç imkanı verir. Ne var ki burada bilinmesi gereken şey; şeytan denilen yasanın virüssel bir program olduğu ile hayat sınavının çeldirici sorusu idiği, hatırda tutulmalıdır.
            Nitekim sair yasaların, yani kaderlemelerin dahi bir bakıma insanın dünyasal sınav ortamının birer parçası olduğu unutulmamalıdır.
           Yukarıdaki anlatımların da ışığında olmakla aşağıda izah edeceğimiz üzere ibadet; İşte bu tesbih ve takdis etmek yani müspet manasıyla ele alınmamalıdır. Bir başka deyişle ibadet etmek kavramı; namaz kılıp oruç tutmak ve vs. anlamlarında anlaşılmamalıdır. Bu anlam insanın halifeliğinin izahı cephesinden hatalıdır. Daha doğrusu ibadete verilen klasik anlam, insanın yeryüzünde Allah’a vekil olması konusuyla çelişir. Üstelik galat bir anlamdır. Hem de çok dar bir anlamdır. En azından durumun bu olduğu bilinmeli ve bu noktadaki kavram karmaşaları ortadan kaldırılmalıdır. Bence bu tür ibadetlere, müspet anlamdaki ibadetler demek daha doğru olacaktır. Dolayısıyla biz bu aşamadan sonra bu tabiri kullanmaya çalışacağız.
           Durum böyle olunca C. Allah’ın Zariyat suresi 56. ayetinde, “Ben insanlarla cinleri sırf bana ibadet etsinler diye yarattım.” Mealinde bulunan ayeti kerimedeki işaretin, “İnsanlar ve cinler yatıp kalkıp bana namaz kılsın, takdis etsin, zikir etsin, beni tesbih etsin ve vs.” demek olmadığını bilelim. C. Allah, Kuran’ın muhtelif ayetlerinde tam tersine, kendisinin bunlara ihtiyacı olmadığını, aksine bu gibi müspet anlamdaki ibadetsel faaliyetlere biz insanların ihtiyacı olduğunu açıkça belirtmektedir.
          Allah insanı kendisine halifelik görevi ile zorunlu tutmuş durumdadır. Allah bizleri yaratmış olduğuna göre; artık kaçışı mümkün olmayan bu kulluk yani halifelik yolundayız. Bu yoldan hiç kimse için, hiçbir şekilde kaçış ve dönüş imkanı asla yoktur. Dolayısıyla genel anlamdaki ibadet zorunludur; illa yapılır. Çünkü kul ne yaparsa yapsın o yaptığı şey o kulun ibadetidir.
Çünkü ibadetin menfi, müspet,hatasal yada çekinik olması bu cepheden önem arz etmez, kul eylemi yani ibadetidir. Sonuç oluşturur. Sonuç oluşturduğu için de Allah’ın maksat ve muradına hizmet eder. Böylece de genel anlamıyla ibadet, yani kulluk olur. İbadetin çekinik, menfi yada müspetliği, kul açısından önem arz eder.
           Ki, yukarı bakara suresi 30. ayetten anladığımız kadarıyla Melekler bu tesbih ve takdis işini zaten sürekli olarak yapmaktadırlar. İşte meleklerin sürekli yapmış oldukları bu ibadet, bizim müspet ibadetler dediğimiz ibadet türlerindendir. Dileseydi Allah, insanları da bu oluş üzere yaratırdı. O zaman İnsanlar da aynı oluş üzere ve aynı melekler misali sürekli pozitif manada ibadet edici olmak zorunda kalırdı. Ama reel durum bunun aksinedir.
            Ha, bir konu daha var ki melek başka insan başkadır. Melek manadır. Ölçüdür, ayardır. Kaderdir, yazılımdır. Ayrıca insan melekten üstündür. Eşrefi mahluktur. Yani Allah’ın yarattığı en yüce ve üst yaratıktır. Allah’ın vekilidir. Allah’tan sonra insan gelir. Çünkü insan aynı zamandan Allah’ın ruhundan bir parça olup, Enel haktır. Nihayet gelip geçici demek manasındaki dünya gurbetinden aslına,yani Allah’a dönücüdür. Nitekim bu görüşlerimizin bir kanıtı da meleklerin İnsana secde etmiş olmaları hadisesidir. Bu secdeleri ise aynen devam etmektedir. Tek secde etmeyen iblis, yada şeytan ise zaten aşağıda izah edeceğimiz üzere dünya sınav salonunun virüssel programı, kaderi, soruların çeldirici cevabıdır.
            C. Allah melekleri yukarıda anlattığımız oluş üzere yaratmıştır. Melekler de müspet anlamdaki ibadetlerini sürekli yapmak zorunda kalmışlardır. Daha sonra ise yeryüzündeki reel durum çerçevesinde bir insan yaratmayı murat etmiştir. Bu durumu da meleklere bildirmiş, halbuki melekler; “İnsanın kan dökücü yani günah işleyici fesat çıkarıcı olacaklarını” belirtmesi üzerine C.Allah onlara; “Sizin bilmediğinizi ben bilirim.” demiştir.
Demek ki Allah’ın İnsanları yaratmaktaki maksat ve muradı, meleklerin yapıyor olduklarını insanlara tekrarlatmak değildir. Farklı bir anlatımla, İnsanları yani kullarını günah işlemez şekilde de bir murat ve  maksatla yaratmış değildir. Tam tersine onu günah işleyici, kan dökücü, fesat çıkarıcı ve vs. benzeri sürçme ve aksaklıkları yapıcı, ama pişman olup tövbe edici bir biçimde yarattığını açıkça belirtmiş oluyor. Yani maksadı ve muradı budur. Bu husus insanın yeryüzündeki halifeliği ve bağlı olarak da, genel ve asıl anlamdaki  ibadeti konusuyla çok yakından alakalıdır.
         Demek ki işbu ibadet konusu; ileride detaylı bir biçimde ele alacağımız üzere, bizim söylediğimiz dar yani sadece müspet anlamlı ibadet olmayıp, insanın halifelik görevini yapmasına dönük, zorlayıcı bir yazgı, yazılım ve program  anlamında olan bir kavramdır.
          Daha farklı bir anlatımla bizim halifelik görevimizin zorunlu icrası için yaptığımız her halin bu sonucu doğurmaya zorunlu olmuş olması demektir. Nitekim durum tam da öyledir. Biz illa sürekli müspet, menfi veya çekinik bir durumda olmak durumundayız. Bu durumda olmaya zorunluyuz. İşte bizim ibadetimiz de halifeliğimiz de budur.
         Yoksa yeryüzündeki Allah’ın halifesi olmamızın gereği; bazılarının zannettiği gibi, Müslüman olduğumuza göre, dünyayı işgal edip her tarafı yönetimimiz altına falan almak demek değildir. Bize Kuran tarafından öyle bir misyon, amaç yada görev falan yüklenmiş değildir. Dileseydi Allah herkesi zaten Müslüman da yaratırdı. Sürekli müspet manadaki ibadeti yapıcı da…. Ancak dilediği yani maksat ve muradı o değildir. Halen mevcut bulunan reel durumdur.
         Nitekim Cenabı Allah, ileride izah edileceği ve kulunun tövbesi ile kulunu affetmeyi seviyor olması nedeniyle bir hadisi kutside kullarına hitaben; “Sizler günah işlemeyen bir toplum olsaydınız sizleri tamamen helak / yok eder, yerinize günah işleyen ama günahından pişman olup tövbe eden, yaptığı günahı, yani hatayı tekrarlamamaya çalışan bir başka toplum getirirdim.”
Demek suretiyle günah işliyor oluşumuzun da bizim halifelik görevimizin şümulü, dolayısıyla genel anlamdaki ibadet kavramı içinde olduğuna işaret etmiş oluyor…!

                         ********************

         Konunun daha da açıklığa kavuşması ve ileride ele alacağımız konulara zemin teşkil etmesi bakımından şimdi de, En’am Suresinin 165. ayetini ele alalım: Ayet mealen yaklaşık;“Sizi yeryüzünün halifeleri kılan, size verdiği(nimetler) hususunda, sizi denemek için kiminizi kiminizden derecelerle üstün kılan O’dur. Şüphesiz Rabb’in, cezası çabuk olandır, ve gerçekten O, bağışlayan, merhamet edendir.” şeklindedir.
          Buradan da anladığımıza göre insan, yeryüzünde Allah’ın halifesidir. Onun her eylemi bu hilafet görevini ifaya, yani yapmaya dönüktür. Yaptığı her eyleme de asıl ve genel anlamıyla “ibadettir” denilir.
         Ayet içinde geçen, “bize verdiği”  yani yukarıdaki mealde parantez içinde “nimet” diye ele aldığımız  husus ise, öncelikle insanın yapma gücüdür. İradesi, irade etme gücüdür.
           Burada işaret edilen ve insanlara bizzat Cenabı Allah tarafından verilen, bahşedilen, bizzat insanın kendisine  tevdi edilmiş olan  irade, kişilik ve yeteneklerine bağlı olarak tecelli eden, insanlarının kiminin kimine üstün kılınması konusu tamamen dünya hayatımızın sınav sorularından ibaret olması hadisesidir. Bu hadise; insanın halifeliği, ibadeti, irade, kader ve yöneticilere itaati ile din ve devlet işlerinin farklılığına işaret eder. Bu durum karşısında insanoğlu, cennet ve cehennem yolundan birine yürümeye mecbur kalır. Bu durum ise mutlak bir alın yazgısını teşkil eder. Yani iki yoldan birisine yürümek yönünde insanı zorunlu kılar.
İnsan “Hayır; ben oynaşmıyorum.” diyemez . Teşbihte hata olmaz. Derler ya hani, “Ya bu deveyi güdeceksin, ya bu diyardan gideceksin!” diye, lakin insan bu hususta çaresizdir. İllaki bu deveyi gütmek zorundadır. Çünkü gideceği bir yer ve diyar yoktur. Her yer Allah’ın mülküdür. Yani Allah’ın emir, tasarruf ve yönetimi altındadır!
           Dikkat edilmesi gereken bir konu daha var ki o da;
           İnsandaki konu özgür irade ve yapma gücünün varlığıdır. (Ki halife olması insanda yapma gücünü zorunlu kılar. Aksi halde halife olmamış da olur.) Bunun sonucu olarak da mükafat ve cezayı hak edici olur. Bu dahi onun zorunlu kaderidir. Yazgısıdır.
          Yoksa neyi seçip seçmeyeceği asla onun zorunlu bir yazgısı değildir. Ancak seçim yapması zorunludur. Bu konu bizzat kendisine cenabı Allah tarafından verilmiş, tevdi edilmiş bir nimettir. Kullanmak ve sonuçlarına katlanmak kendisine aittir. Burada ve bu anlamda, “Kendi ellerimizle (ama zorunlu olarak) oluşturduğumuz kader…” dememizin doğruluğuna işaret etmek isterim. Yani kaderimizi, olumlu yada olumsuz bir şekilde de olsa, illaki oluşturmaya mecburuz. Yani kendimiz için bir kader oluşturmak bizim açımızdan zorunludur. Bu noktada irademiz çalışmaz.
          Ama kendi kaderimizi illa olumlu yada illa olumsuz oluşturmaya ise mecbur değiliz. Bu hususta irademiz özgür olarak çalışır.
         Fakat bu noktada irademizi sınırlayan başka iradeleri, nihayet Allah’a ait olan külli, yani bütünsel iradeyi yok sayıp, onları saf dışı görmemelidir.
          Nihayet dikkat ediniz ki az önce ele aldığımız En’am Suresiz 165. ayetin sonunda; “….ve gerçekten O, bağışlayan, merhamet edendir.” denilmek suretiyle insanın, insanların sürçmeleri karşısında büyük bir umut kapısı açılmaktadır…! Bu kapı aynı zamanda Allah’ın merhamet ve bağışlayıcılığının tecellisi için açılmıştır. Yukarıda da işaret ettiğimiz gibi Allah cezalandırmayı değil, merhamet ve bağışlayıcılığı sevmektedir. İnsanı mevcut şekliyle yani günah işleyici yaratmasındaki gayelerinden birisi mutlaka bu husustur. Yani merhamet ve af sıfatlarının daha fazla tecellisi içindir.
         Bu konuda son bir şey daha söylemek isterim ki;
         Allah, merhametini tecelli ettirmek üzere affı murat ettiğini açıkladığına göre, usulüne uygun biçimde af dilendiği zaman, insan için affedilmek zorunlu olmuş olur. Elbet bu zorunluluk Allah açısından değildir. Lakin O’nun vaadi ile Sünnetullah’ının gereğidir. Özgür irade, eylem oluşturma ve vs. nimetiyle seçiş ve gerekli eylemleri yapmak kuldandır. Çünkü İnsan bu nimetlerle, bizzat Allah tarafından nimetlendirilmiş olması boşuna değildir. Yani insan, “Ben affedilmem.” diye asla diyemez, düşünemez ve Allah’tan umut kesemez. Tam tersine, bunu mutlaka bekler. Çünkü insan nasıl umuyor ve bekliyorsa Rabb’ini öylece bulacaktır.!

                   ******************

Yukarıdaki ayet çerçevesinde konumuzla ilgili olarak şunları da söylememiz mümkündür: C. Allah ayette bahsi geçen nimetleri bizleri sınamak için vermiştir. Bu da halife oluşumuzun gereğidir ki aksi halde halife olamayacağımız, halifelik görevini yerine getiremeyeceğimiz, böylece de bu yönde bir zorunluluk olamayacağı gibi sınavımız yani sınanmamız da gereksiz olur.
Şu halde halife olmak bizim için zorunludur ama bu halifelik görevi ifa edilirken sınavı kaybedip kazanmak zorunlu değildir.
           Bir başka ifadeyle kişi; halifelik görevini yapmaya zorunludur. Ancak bu görevi ne şekilde yapacağı konusunda hürdür.
           Sadece ve sadece halife konumundaki kulun, kendi seçişlerine göre sonuç oluşması zorunludur.
          Yalnız bu zorunlu halin, yani neticeyi zorunlu kılan halin istisnaları vardır. Bunlardan aşağıdaki  dört istisnai hal önemlidir:
Bunlardan birincisi; Bazen Cenabı Allah kula yardım eder. Kulun olumsuz, menfi manadaki ibadetini yani eylemini kişinin kendisinden daha üst iradeler eliyle engeller. Yahut müspet eyleme kanalize eder. Bunun tersi de olur: Kul azar, Allah da onun azgınlığını artırır.
             İkinci husus ise; C.Allah’ın affıdır. Bu af konusunu kulun menfi eyleminin sonucu olan zorunlu cezayı ortadan kaldırır, iptal eder. Kimse O’na niçin affettiğini soramaz. Çünkü o mutlak hakim ve yargıçtır. Dilediğini yapar. Fakat zulmetmez. “Tabiat yargılanamaz.” denilen şey de budur.
            Sözün burasında affın, hem dünyasal, hem de ahiretsel iptaller ile bu iptallere uygun yeni neticeler doğurduğunu kabul etmemiz gerekecektir.
            Üçüncü husus da; Kulun menfi bir ibadetinin sonucunu müspet bir ibadet ile silmesi yok etmesi bir tür iptal oluşturması halidir. Kula bu kapıyı da aralayan yine C. Allah’tır.
            Dördüncü husus; Kul müspet ibadetlerini sürdürürken öyle bir menfi yada hatasal ibadet yapar ki, müspet ibadetlerinin tümünü yaktırabilir. Bu hususa önemle dikkat edilmesi gerekir.
            Sonuç olarak kişi, kendi elinin erdiği, gücünün yettiği ve kendisine bahşedilen nimetler çerçevesince hürdür. Eylemlerinin sonucundan da sorumludur. Her eylemi ise C. Allah’ın kontrolü altında sonuç oluşturmaya zorunludur. Yani Cenabı Allah dilemeden hiçbir sonuç oluşamaz….!
            Ne var ki C. Allah’ın genel uygulaması; kulun irade ve eylemine uygun olan sonucu bağlamak şeklindedir. Bu durumda kul ortaya irade koymalı; sabır, ceht ve azim göstermelidir. Cehtin, cihat, fetih ve mücadele ile olan bağlantısı da iyi bilinmelidir. Bu noktada Ceht, cihat,  mücadele, mücahit, fetih ve fatih kavramlarını izah etmemiz gerekecektir.